23 Kasım 2014 Pazar

Karmaşık Duygular: Yaşanmışlıklar

Hayatta tükenmeyen bir şey varsa oda sabahlardır. Evet, bildiğimiz sabah. İster pazartesi olsun ister cumartesi benim için her sabah korkunçtur. Kanım yatağa doğru çekilir gibi olur. Kış ayının etkilerinden olan kuru soğuk yorganın altı hariç her yeri sarmıştır. Önce bu soğuk havaya doğru küçük kaçamaklar yaparım iki üç üşüme sanrısından sonra tekrar yorgana saklanır kendimi büyük kalkışa hazırlarım. Tüm uçuş prosedürleri hazır. Yakıt... tamam, iticiler... tamam. Kalkış için motorlara tam güç ver. Ve bilindik yerden ayrıldık. Cosmos'dayız. Ama durun, yukarı değil aşağı gidiyoruz. Metronun sonsuzluğa inen yürüyen mevdivenlerinden gidiyoruz. Temiz hava yerini ağır rutubet kokusuna bırakıyor. Artık metabolizma bu kokuyu kabul etmiyor, istemiyor. Bir gün belediye başkanı olursam bu şehrin tünelleri çiçek kokacak söz veriyorum. Ve sonra, bir insanın günün içinde en hızlı olabildiği kabine giriyorum. Alarmlar biz yolcular için çalıyor. Kapılarda ölmeyelim diye. İnsanlar görüyorum. Ölü insanlar görüyorum. Sanırım sabahlar onlar içinde pek hayırlı geçmiyor. Bu adam bugün hiç uyanmamış ve eminim gözlerini sonsuza kadar ovuşturmak istiyor. İnsanların suratlarına baktığımda Facebook profil fotoğraflarının nasıl olabileceğine dair tahminlerde bulunuyorum. Sizi sahtekarlar. Hiçbiriniz orada göründüğünüz kadar çekici değilsiniz. Korkunç mahluklar. Duruyoruz. Burası aktarma istasyonu. Sürüler halinde fütursuzca çıkıyoruz kabinden. Şimdi büyük bir seçim yapmalı. Bu, günün ilk seçimi ve belkide gün içindeki diğer tüm olayları etkileyebilecek bir kelebeklenme yaratacak. Yürüyen merdivenleri yürüyerek çıkmak mı yoksa basamakta durup onun seni götürmesini mi beklemek...


Yazı yazmanın dezavantajlarından biri karşı tarafın duyguları istediğiniz gibi alamaması. Bu, yazar için büyük kaygıdır. Örneğin siz. Bu yazımı okurken nasıl bir hareketlenme oluyor içeride çok merak ediyorum. Benim bunları yazarken ki duygularımı tahmin edip onun adabına göre okumanız gerekiyor. Bu tüm yazılarda bir zorunluluktur. Eğer okuyucu bunu başaramazsa yazarın istediği şekilde algılayamaz. Mesela benim bu cümleyi kurarken şu anda çok kibirli veya çok sakin olduğumu tahmin edip ona göre okumak tamamen okurun kontrolünde. Ben yazının genelinde çok sakin bir tavır takınmışken okuyucu bunu büyük bir heyecan içerisinde okuyabilir. Ya da en azından benim de kendisiyle aynı şekilde heyecanlı olduğumu düşünebilir. Buraya on tane küfür yazsam onları nasıl okursunuz? Çok hiddetli bir şekilde mi yoksa usulca mı? Ya ben o küfürleri ederken biraz ironik olsa da çok adaplı bir üslup kullandıysam? İşte bu önemsiz gibi görünse de aslında çok önemli olan detay tüm bu yazının değerini sizin gözünüzde büyük değişimlere uğratabilir.

On beş sene Newton fiziğini öğrenmekle geçirdiğin, kalanında sana bütün gün kravatla gezebilme yetkisi veren bu hayatta emekliliğinin sonunda seni ne bekliyor biliyor musun? Alzheimer. Bu adamın atası on bin yıl önce avcılık yapıp karnını doyururken şimdi tok kalabilemek için bütün gün nefret ettiği o iğrenç patronunun çizmelerini yalamak zorunda. Ne zamandan beri bu büyük aptallığı yaptığımızın farkında mıyız? Bizim doğamızda öldürme dürtüsü var. Biz toplayıcılık ve avcılık yapan mağara duvarlarına taşlarla resimler kazıyan nesildik. Ne oldu da bir anda bir mucize binlerce memeli hayvanın içerisinde sadece bizim türümüzün baskın olmasına izin verdi. İnsana göre evrimleşemeyen tüm canlıların yok olduğu nesle nasıl geldik. Tanıdığım bir adam demişti ki "İnsan ırkı üzerinde yaptığım araştırmalarda aslında sizin memeli olmadığınızı keşfettim Bay Anderson. Çünkü doğadaki her memeli bulunduğu ortama ayak uydurarak yaşamını sürdürüyor. Siz bunu yapmıyorsunuz. Siz bir yere yerleşip bütün oradaki kaynakları tüketene kadar ürüyorsunuz. Sonrasında yapabileceğiniz tek şey ise başka bir yere göç etmek. Bu şekilde yaşayabilen bir canlı daha var. Virüsler."


İnsanlığın egosunun tavan yaptığı yer bu dünyanın gerçek olmadığına koşulsuzca bağlanması ve yine tüm bu kusurlu dünyayı hak etmediğini düşünmesidir. O yüzden en büyük korkular dinleri ve şeytanı yaratmıştır. Ve yine insan egosu ateizmi yaratmıştır. Varlığı tartışmak için soru sormak yeterlidir ve bu kadar cevapsız soruyla karşı karşıya olmak insanı yalnızlaştırır. Hatta bu yüzden öfkeliyiz oldukça öfkeliyiz. Bu öfke bilimi yarattı. Bilim kararını verdi; bu işler insan beyninin algılayabileceğinden de öte. Sınırları olmayan uzay değildir, insan beyninin ta kendisidir. Genişleyen şey uzay değil beynimizin duvarlarıdır. Zaman akışkandır bükülebilir, yavaşlayabilir ve hatta durabilir. Başka bir evrende zamanın tersten akmadığı ne malum? Sigaranın dumanı sigaraya asla geri dönmez veya ketçap ile mayonezi karıştırdığınızda onları bir daha asla ayıramazsınız. Ya da aslında yanlış olan evrenin dağılış özelliği göstermesiyse. Uzayın genişlemesi devam ediyor ve bu genişleme bittiğinde tüm bu zamanın geri akmasına ne engel olabilir ki. Aslında yanlış bir akışı izliyorsak. Anlayamadığımız, göremediğimiz ve duyamadığımız dördüncü bir boyutun olduğu bu evrene ne kadar güvenebilir ki insan. Varlığından emin olmadığı başka boyutların olma olasılığı varken. Eğer zaman, büyük patlamayla birlikte yaratıldıysa. Bu, büyük patlamadan öncesinin olmadığına mı işaret eder. O zaman tanrı zamanın ta kendisi midir? Peki ya yerçekimi? Yerçekimini uzayın kan damarları olarak düşünebilir miyiz? Öyleyse karanlık madde nedir? Hiçlik siyah mıdır? Siyaha, hiçliği betimleme yetkisini veren nedir? Sorular... Sorular... Ve daha çok soru... Yalnız olan fok balıkları değil insanoğullarıdır.

11 Kasım 2014 Salı

Karmaşık Duygular: İtiraf

Eskiden tanıdığım iyi bir adam demişti ki "İnsan en iyi yalnızken sosyalleşir". Ben de burada, bu ücra köşede kendi kendime sosyalleşme çabası içindeyim şu an. Bu harika!

Uzun zamandır bu tarz bir yazı yazmak aklımın hep ucundaydı ama bir türlü elim klavyeye gitmedi işte. Yazamayacağımı düşünüyordum. Şimdi bir kez daha öğreniyorum ki önemli olan başlamakmış. Kafa dolu olunca tek yapman gereken emretmek. Senin sonsuz itaatkarın olan beynine emretmek. Benim için adeta bir kaçış aracı olarak gördüğüm bu blogda hele de şuan "Karmaşık Duygular" yazı dizisi altında bir şeyler yazma ihtiyacı hissettiysem, bu yazmayı gerçekten özlemiş olduğumu gösterir.

Bazen durgunluk dönemlerim olur her yazarda olduğu gibi. İlham perilerini bekler. Ekranın beyaz ışığı gözlerimi acıtır gecenin karanlığında. Sayfa harfler ile doldukça şenlenirim. En iyi gecem en çok yazdığım gecedir her daim. Ama biz basit insanlarız sonuçta. Sadece gördüklerimizi yazarız. O yüzdendir ki en çok gezen hep en çok bilendir. Bir nesneyi sadece harflerin aydınlatacağı kadar hayal edebilmek ile o nesnenin tam içinde bulunmak onu görmek, koklamak, dokunmak, hissetmek çok farklı şeylerdir. Sen ne kadar hayal edersen et sayfanın pürüzlü yüzeyi tüm bu olanların kurmaca olduğunu getirir insanın aklına. Başkalarının hayatını okumak, başkalarının düşüncelerini öğrenmek, başkalarının düşüncelerinde hayat bulmak. Ama gezmek görmek öyle midir?


Durumlar vardır. Pek çok durum. Yazı yazmaya iten şeyde budur zannımca. O yüzden Bay Olympus çok iyi bir gözlemcidir. Normal insanların göremediği şeyleri arar. Onların asla bakamayacağı açılardan bakmaya çalışır. Ağaca baktığında ağaç görmez. Onun dallarını, yapraklarını, kabuklarını ve üstündeki kuşları görür yalnızca. İlgisini çekmeye çalıştığı insanları her daim inceler. Onu çok kısa süreler aralığında görebilse bile. O beş saniye yada on saniye eğer isterse on saat gibi gelir ona. Zamanı yavaşlatır kendince. Çünkü bilir ki zaman bükülebilir, hissedilebilir. İlgisini çekmek istediği insanlara yakınlaşamaz. Yakınlaştığını sansa hatta arada milimetreler bile olsa sonucu getiremez. O sihirli kelimeleri söyleyemez. Çünkü korkuyor. Bir kez daha hata yapmaktan çok korkuyor. Hatalarının bedelini acıyla ödedi. Kan, nefret ve terle.

En çok sevdiği, en çok özlediği şeyi aptallığının sonucu kaybetti. O yüzdendir ki şimdiki hayatını pişmanlıklarla sürdürür. Onu bir kez olsun görmeyi ne çok isterdi. Bir saniye bile yeter. Hatta sesi, tek kelime konuşması bile yeter. Ellerine dokunabilmek. Onun bedeninin sıcaklığını hissedebilmesi için çok yakın olmasına da gerek yoktur. Bu umudun onu yitip bitirdiğini göre göre vazgeçmemekte kararlıdır. Çünkü bilir ki en büyük düşmanı artık kendisidir. Ben en sert yumruğumu kendime attım. Kendi kendime zarar verdim. Ve en büyük pişmanlığımla yaşamaya mecbur bıraktım kendimi. Özür kafi gelir mi? Bu büyük hatayı nasıl düzeltebilir. Her gün bunu düşünür durur. Yaptığı tek şey düşünmektir zaten. Soyutsallıktan bir şeyler elde edilseydi kendisi şuan peygamberdi.

Hayata dair son motivasyonunu gelecek kaygısı uğruna kaybetmiş ihtiyar bir adamın rolünü üstlenmiştir. Kendi alter egosuyla verdiği savaş, zaten yorgun olan bedenini iyice ölüme yaklaştırmıştır. Artık seçim yapamaz hale gelmiştir. Onun için tüm olasılıklar mevcuttur. Tüm olasılıkları deneyebilseydi keşke. Ama o mümkün kılmaktan öteye gidemez.


Keşke hayata sıfırdan başlayabilseydi. Her insanın dilediği bu basit dileği diledi şimdi. Onun derdi tüm hatalarını düzeltmek değil zaten. Hayatını baştan aşağı değiştirmiş olan hatayı düzeltmek. Uzay maymunları kadar umursamaz bakabilse keşke hayata. Bir kez olsun küçük şeylerde aramak zorunda kalmasın mutluluğu. Kötü giden hayatındaki tüm hataların farkında olsa da bunları düzeltmek için adım atmaya yeltenebilse. Tüm tabulardan ve tüm yalanlardan uzak. Özgür ve özgün. Onun aradığı yaşantı bu. Çıkmaz sokaktan önceki son kavşağı görebilse keşke. Kurtarıcısını beklemek yerine kendi kendini kurtarsa. İmkansızı, zoru başarsa.

Güzelliğin şehvetine kapılmadığım bazı zamanlarda aklıma geliyor. Güzel olan her şeyi yok etmek istiyorum. Bir düzene bağlı olanı. Düzgün çalışanı. Etrafındaki her şeyden daha etkileyici görüneni yok etmek istiyorum. Kusursuz olan her şeye lanet okuyorum. Herkesin istediği o acınası yalanı kurşun yağmuruna tutmak istiyorum. Bu nedendir ki hiçbir zaman iltifat beklemem. Hatta bana iltifat edilmesinden hoşlanmam. Doğum günü partilerinden, hediyelerden, sürprizlerden nefret ederim. İyi bir şey yaptıysam ve ödüllendirmem gerektiği düşünüyorsanız bunu elle tutulur şeylerle yapmayın. Onlar basit insanların işleri. Onlar aptal değer yargıları olanların işleri. Daha kendi kendini yönetmediğinin bile farkında olmayanların, egosu uğuna can veren binlerin işleri. Aptal değer yargılarınızdan ve kağıt parçalarına tapan beyinleriniz yerin dibine girsin.


Keşkelerin insanı olmasa keşke. Şuan hissettiği mükemmel duyguları hiç utanmadan buraya aktarabilse... Yapabilse... Yine kendi cümleleri altında ezildi. Önüme baktığımda sadece çaresizlik görüyorum. Ve hala buram buram umut kokusu geliyor burnuma.

Ben ve arkada çalan fon müziğim sizlere veda ediyor...

Gülebiliyorsa delirdiğindendir...