11 Kasım 2014 Salı

Karmaşık Duygular: İtiraf

Eskiden tanıdığım iyi bir adam demişti ki "İnsan en iyi yalnızken sosyalleşir". Ben de burada, bu ücra köşede kendi kendime sosyalleşme çabası içindeyim şu an. Bu harika!

Uzun zamandır bu tarz bir yazı yazmak aklımın hep ucundaydı ama bir türlü elim klavyeye gitmedi işte. Yazamayacağımı düşünüyordum. Şimdi bir kez daha öğreniyorum ki önemli olan başlamakmış. Kafa dolu olunca tek yapman gereken emretmek. Senin sonsuz itaatkarın olan beynine emretmek. Benim için adeta bir kaçış aracı olarak gördüğüm bu blogda hele de şuan "Karmaşık Duygular" yazı dizisi altında bir şeyler yazma ihtiyacı hissettiysem, bu yazmayı gerçekten özlemiş olduğumu gösterir.

Bazen durgunluk dönemlerim olur her yazarda olduğu gibi. İlham perilerini bekler. Ekranın beyaz ışığı gözlerimi acıtır gecenin karanlığında. Sayfa harfler ile doldukça şenlenirim. En iyi gecem en çok yazdığım gecedir her daim. Ama biz basit insanlarız sonuçta. Sadece gördüklerimizi yazarız. O yüzdendir ki en çok gezen hep en çok bilendir. Bir nesneyi sadece harflerin aydınlatacağı kadar hayal edebilmek ile o nesnenin tam içinde bulunmak onu görmek, koklamak, dokunmak, hissetmek çok farklı şeylerdir. Sen ne kadar hayal edersen et sayfanın pürüzlü yüzeyi tüm bu olanların kurmaca olduğunu getirir insanın aklına. Başkalarının hayatını okumak, başkalarının düşüncelerini öğrenmek, başkalarının düşüncelerinde hayat bulmak. Ama gezmek görmek öyle midir?


Durumlar vardır. Pek çok durum. Yazı yazmaya iten şeyde budur zannımca. O yüzden Bay Olympus çok iyi bir gözlemcidir. Normal insanların göremediği şeyleri arar. Onların asla bakamayacağı açılardan bakmaya çalışır. Ağaca baktığında ağaç görmez. Onun dallarını, yapraklarını, kabuklarını ve üstündeki kuşları görür yalnızca. İlgisini çekmeye çalıştığı insanları her daim inceler. Onu çok kısa süreler aralığında görebilse bile. O beş saniye yada on saniye eğer isterse on saat gibi gelir ona. Zamanı yavaşlatır kendince. Çünkü bilir ki zaman bükülebilir, hissedilebilir. İlgisini çekmek istediği insanlara yakınlaşamaz. Yakınlaştığını sansa hatta arada milimetreler bile olsa sonucu getiremez. O sihirli kelimeleri söyleyemez. Çünkü korkuyor. Bir kez daha hata yapmaktan çok korkuyor. Hatalarının bedelini acıyla ödedi. Kan, nefret ve terle.

En çok sevdiği, en çok özlediği şeyi aptallığının sonucu kaybetti. O yüzdendir ki şimdiki hayatını pişmanlıklarla sürdürür. Onu bir kez olsun görmeyi ne çok isterdi. Bir saniye bile yeter. Hatta sesi, tek kelime konuşması bile yeter. Ellerine dokunabilmek. Onun bedeninin sıcaklığını hissedebilmesi için çok yakın olmasına da gerek yoktur. Bu umudun onu yitip bitirdiğini göre göre vazgeçmemekte kararlıdır. Çünkü bilir ki en büyük düşmanı artık kendisidir. Ben en sert yumruğumu kendime attım. Kendi kendime zarar verdim. Ve en büyük pişmanlığımla yaşamaya mecbur bıraktım kendimi. Özür kafi gelir mi? Bu büyük hatayı nasıl düzeltebilir. Her gün bunu düşünür durur. Yaptığı tek şey düşünmektir zaten. Soyutsallıktan bir şeyler elde edilseydi kendisi şuan peygamberdi.

Hayata dair son motivasyonunu gelecek kaygısı uğruna kaybetmiş ihtiyar bir adamın rolünü üstlenmiştir. Kendi alter egosuyla verdiği savaş, zaten yorgun olan bedenini iyice ölüme yaklaştırmıştır. Artık seçim yapamaz hale gelmiştir. Onun için tüm olasılıklar mevcuttur. Tüm olasılıkları deneyebilseydi keşke. Ama o mümkün kılmaktan öteye gidemez.


Keşke hayata sıfırdan başlayabilseydi. Her insanın dilediği bu basit dileği diledi şimdi. Onun derdi tüm hatalarını düzeltmek değil zaten. Hayatını baştan aşağı değiştirmiş olan hatayı düzeltmek. Uzay maymunları kadar umursamaz bakabilse keşke hayata. Bir kez olsun küçük şeylerde aramak zorunda kalmasın mutluluğu. Kötü giden hayatındaki tüm hataların farkında olsa da bunları düzeltmek için adım atmaya yeltenebilse. Tüm tabulardan ve tüm yalanlardan uzak. Özgür ve özgün. Onun aradığı yaşantı bu. Çıkmaz sokaktan önceki son kavşağı görebilse keşke. Kurtarıcısını beklemek yerine kendi kendini kurtarsa. İmkansızı, zoru başarsa.

Güzelliğin şehvetine kapılmadığım bazı zamanlarda aklıma geliyor. Güzel olan her şeyi yok etmek istiyorum. Bir düzene bağlı olanı. Düzgün çalışanı. Etrafındaki her şeyden daha etkileyici görüneni yok etmek istiyorum. Kusursuz olan her şeye lanet okuyorum. Herkesin istediği o acınası yalanı kurşun yağmuruna tutmak istiyorum. Bu nedendir ki hiçbir zaman iltifat beklemem. Hatta bana iltifat edilmesinden hoşlanmam. Doğum günü partilerinden, hediyelerden, sürprizlerden nefret ederim. İyi bir şey yaptıysam ve ödüllendirmem gerektiği düşünüyorsanız bunu elle tutulur şeylerle yapmayın. Onlar basit insanların işleri. Onlar aptal değer yargıları olanların işleri. Daha kendi kendini yönetmediğinin bile farkında olmayanların, egosu uğuna can veren binlerin işleri. Aptal değer yargılarınızdan ve kağıt parçalarına tapan beyinleriniz yerin dibine girsin.


Keşkelerin insanı olmasa keşke. Şuan hissettiği mükemmel duyguları hiç utanmadan buraya aktarabilse... Yapabilse... Yine kendi cümleleri altında ezildi. Önüme baktığımda sadece çaresizlik görüyorum. Ve hala buram buram umut kokusu geliyor burnuma.

Ben ve arkada çalan fon müziğim sizlere veda ediyor...

Gülebiliyorsa delirdiğindendir...

21 Ekim 2014 Salı

Ulaşılamayan

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Sesi bile yeterdi.
Kayıp bir orkestranın...
Yarım kalmış bir senfoniyi tamamlaması gibiydi.
Henüz bestelenmemiş bir müziğin kilometrelerce uzaktan duyulması. 
O muhteşem saçlarını, ellerini, gözlerini görebiliyordum.
Yanımdaki oturuşunu, varlığını hissedebiliyordum.
Ama onu bilmiyordum...
Onu bir bütün olarak bilemiyordum.
Merak, öğrenmek...
Bir şeyler söyleme zamanıydı. Ama benim tek yapabildiğim susmak zaten.
Sadece susabilirdim...
Ve sustum...


22 Eylül 2014 Pazartesi

Büyük Çöküşe Giden Yol 2

Serinin ilk yazısının devamı niteliğinde olan bu yazıda, günümüz Türkiye ekonomisinin karmaşık mantığından bahsettim. Ufukta görünen mali krize doğru nasıl yol aldığımızı okuyacaksınız. Ama şunu belirmeden geçemeyeceğim. Ben ekonomist değilim ve bu işin okulunu falanda okumadım. Bunlar her sıradan vatandaşın araştırıp ulaşabileceği sonuçlardır. Krizin geldiğini ön görmek için uzman olmak gerekmiyor. Bunu kabul etmeyenler zaten kendini kandırdığının farkında bile değildir.

Arzu öyle bir şeydir ki hiç doymak bilmez; birçok insanın hayatı arzuları doyurma yollarını aramakla geçer. Aristoteles

Hükümetin sağladığı "Ekonomik istikrar çok uzun vadeli" kafası, 2001'den beri değişime uğramayan Derviş modeli ekonomi artık bunların süresi doldu. Bu güven havası öyle ki geçtiğimiz seçimlerde siyasilerin hiçbiri neredeyse hiçbiri ekonomiye dayalı propaganda yürütmedi. Programlarında en ufak yer vermedi. "IMF'ye olan borçları sıfırlardık" dan ileri gidemeyen bir söylemler silsilesi. Özelleştirmelerden gelen sıcak parayla sıfırlanan bir borç. Bu başarı değildir. Bu göz boyamadır. İşte bu rahat kafa bugünkü tüketime dayalı ekonominin temelini oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz stagflasyonda krize neden olabilecek kredi ve emlak balonları da enflasyon dalgalanmasın da boğulan tüketim canavarı toplum sayesinde oluştu. Bakınız tüketime dair son veriler.


Tüketim ekonomisi yada tüketime bağlı büyümenin sürdürülebilir bir yanı yok. Üretimden beslenen bir büyüme şart. Çünkü üretim ekonomileri kontrol edilebilirler ve dış etkenlerden daha az etkilenirler. Tüketim ekonomileri dış finansmana bağlıdır. Yani dış finansman kaynağı olurda kesilirse büyüme düşer. O yüzden günümüz şartlarında hükümet yabancı yatırımcılara kapıyı sonuna kadar açtı. Cari açık endişesi artık ekonomimizin vaz geçilmezi. Gelişmiş ülkelerde de olduğu gibi tüketimden beslenen bir büyüme yerine üretimden beslenen bir büyümeye geçmemiz gerekiyor.
Orta gelir tuzağını da hala aşamadık. Kriz olursa bundan zenginler veya fakirler etkilenmeyecek en çok orta kesim etkilenecek.


 Sürekli yükselen Dolar karşısında değer kaybeden Türk Lirası enflasyonu etkiliyor. RTE ne kadar baskı yapsada faizde düşürülemiyor çünkü faiz düşünce cari açık etkileniyor, bankalar kar yapamıyor, dış borçlanma ve özel sektör borçları artıyor. Özel sektör borçları önemli çünkü bu borçlar Koç, Sabancı gibi büyük holdinglere ait. Ekonomiyi ayakta tutanlar, bu büyük başlardır.
Faiz yüksek olduğundan dolayı kredi balonu şişiyor bu da hem yatırım ve üretimi hem de tüketimi düşürüyor. Yüksek faiz yüzünden kredi alamayan tüketim canavarları konut satışlarının düşmesine yol açıyor. Tabi büyük şirketlerimiz daha da zengin olma tutkusuyla talepten fazla konut yapıyor inşaat balonu şişiyor. Ve tüm bunlar ekonominin yavaşlamasına neden oluyor. Anlayacağınız tam bir paradoks içindeyiz. Şu çıkarım yapılabilir. Krizden kaçabilirisiniz ama asla saklamanazsınız.

 
2008 krizinden bu yana küresel anlamda da çok fazla önlem alınmadı. Yani kriz, stagflasyonun Türkiye'yi bitirmesini beklemeden küresel anlamda da yaşanabilir. Bunun tabikide yaraları daha zor sarılır. Hem de 2008 den daha ağır olur. FED'in sıcak para akışını sağlaması Türkiye'nin bir nebze daha böyle devam etmesini sağlayabilir. Yıl sonunda doların 2.30, mart-haziran arasında da 2.50 yi bulması bekleniyor. Merkez bankasının bu olaya faiz arttırarak cevap vermesi hatta cevap vermek zorunda olması. En geç 2016 yılında ülkeyi çok ciddi ekonomik daralma bekliyor. Böyle bir ortamda emlak veya inşaat balonu patlarsa bunun adı daralma değil kriz olur. Yine Bank Asya konusunda olduğu gibi. Normal ülkelerde yaşanmayan bir başka olayda hükümetin kendi eliyle bir bankayı zarar ettirerek batırmaya çalışmasıda diğer bankaların ödeme yollarında risk yaratabilir. Zaten borç batağında olan bankacılık sektörünün çökmesi direk olarak krizdir. Ki banka kurtarmanın maliyetine hiç girmek istemiyorum.


İşsizliğin artması ve üretimin düşmesi, resesyon ve enflasyondaki kötü gidişatın aynı anda yaşanması stagflasyondur. Normal şartlar altında ekonomi kuramında işsizlik ve enflasyon ters orantılıdır. İstihdam dolayısıyla üretim ne kadar fazlaysa işsizlik o kadar az olur. Milli geliri artan, üreten bu ülke ekonomisinde toplam talep toplam arzı geçecek ve enflasyon olacaktır. Gelişmiş ülkelerdeki fiyatları ve vergileri düşünün. Her zaman yüksektir çünkü alım gücü de yüksektir. Fakat Türkiye'de durum farklıdır. Cari açık yüksektir istihdam yüksek değildir, işsizlik ortalamamız çoğu gelişmiş ekonomiden fazladır ve fiyatlar genel düzeyinde artış mevcuttur.


Son olarak en basit yorumla şunu söyleyebilirim ki. Hükümetin genel seçim öncesi ekonomide reform yapması şart. Ve yine umuyorum ki muhalefet partileri, ekonomideki bu durağanlığı kendi lehlerine kullanabilirler ise oy oranlarını bir nebze olsun arttırabilirler.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Varolmayan

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Kokusu bile yeterdi.
Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku.
O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu.
Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum.
Bu şeklide yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... "Hey, nasılsın?" dedi.
Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten.
Sadece gidebilirim...
Ve gittim...

24 Ağustos 2014 Pazar

Ahlak Erozyonu

Günümüz Türkiyesi'nde doğru bilinen tüm gerçekler değişmeye başladı. Ülkeyle bağlantılı giden hayatlarımız, siyasetin ülkeyi değiştirmesi neticesinden etkileniyor. Özellikle şu son dönemde halkında politikaya olan ilgisinin artması ve bireylerin politikayı önemsemeye başlaması aslında siyasetçilerin sadece ülkeyi değil bizleri de değiştirmeye başlamasıyla sonuçlandı. Artık savunduğunuz değerlerin lideri, sizin hayat koçunuz oldu. Yapmanız ve yapmamanız gerekenleri size onlar söylüyor. Tehlikeli olan, bu söylemlerin istekten ziyade emire dönüşmesinin algılanamaması. Söylemlerin emire dönüştüğünü anlayamayan topluluğun kendine ve ülkesine nasıl zarar verdiğini, kişiliğinin ve benliğinin nasıl değiştiğini ve bir lidere nasıl güç sunduğunu incelemek istedim bu yazımda. Yaklaşmakta olan Yeni Türkiye'yi benim doğrularımla açıklayacağım. İnanmak ve inanmamak yine siz okuyucunun elinde.

İnsanı insan yapan en önemli özellik ahlaktır. Kişiliğin vazgeçilmezi, erdemli bir şahsın olmazsa olmazıdır ahlak. Peki nedir bu ahlak erozyonu? Size şöyle anlatayım. Kişiliği bir tarla gibi düşünün, ahlakta bu tarlada bulunan verimli toprak oluyor ve bir gün yağmur, hiç yağmadığı kadar sert yağıyor. Tutunamayan o verimli toprak akıp gidiyor güzelim tarladan. Olan yine gariban çiftçiye oluyor, bir daha ekim yapamıyor. Bu benzetme, günümüzde yaşamak zorunda kaldığımız çoğu şeyin asıl nedenidir. İnsanlar bu erozyonu yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar.

Türk toplumu, Cumhuriyet'in ilanından beridir sürekli değişimlere maruz kaldı. Kimi zaman dış etkenler, kimi zaman bir felaket bazende siyasi revizyonlar. Sonuç olarak 1923'ün kemik yapısı Kemalist, Laik toplumun azınlık haline geldiği günümüze kadar geldik. Ama bunun bir önemi yok. İster Kemalist ister muhafazakar olun, bu ahlak erozyonuna maruz kalmayacağınız anlamına gelmez. Empati kurarak iki tarafında durumunu anlamaya çalıştım. Kemalist güruh da olduğum için suçu tek tarafa yükleyebilirdim ama yaşadım ve deneyimledim ki aslında hep üstüne yüklendiğim ve suçladığım muhafazakar kesimden farkımız kalmamış.

Türkiye'de insanların siyasi ideolojileri genelde aileden gelir. Benim ailem kemalist düşünceden geliyordu. Ne kadar bu kararı ben verdim desemde eğer ailem farklı şeyler düşünseydi ve bu fikirler eşiğinde büyüseydim yine aynı mı olurdum bilemiyorum. Sonuçta bana öğretilen ve benim öğrendiklerimden en mantıklı bulduğum buydu. Geçmişe ve seni yaşatanlara sadakat. Ataya sadakat veya uzuna sadakat. Taraf farketmiyor. Bu sadakat ince bir çizgi. Körü körüne bağlılık ve yeni fikirlere her daim açık olmak arasında ince bir çizgi. Türk toplumunun bu kadar ayrışmasındaki temel sorun bence buradan geliyor. Kimse birbirini hiç anlamıyor anlamak istemiyor. Birbirimize o kadar uzağız ki. Hele bunu siyasi koz olarak kullananlar yok mu. İşte onlar sağ olsun gün geçtikçe zaten ayrı olan toplum daha da ayrılıyor. İnanın bu yazıda Laik ve muhafazakar diye bizi ikiye ayırmak zorunda olduğum için kendimden iğreniyorum.

Sınırların bir bütün gibi göründüğüne aldanmayın aslında her renk birbirinden farklı üç ülkeyi gösteriyor.

Kimseyi inandığı şey için suçlamak istemem. Ama sadece inananları. Artık kendi liderine tapanların mekanı oldu ülke. O yüzden suçlayayım bir zahmet. Bu ülkede herkes faşisttir. Bu çok net bir söylem. Faşizmin ne olduğunu çok iyi biliyorum. İster gezici olun ister uzuncu ama kendinizden utanın tabi utanma yetiniz hala yerinizde mi bilemiyorum. Bu ülkeyi Tayyip bu hale getirdi diyebilirdim. Ki iki ay önceki yazımda direk Tayyip'i suçluyordum. Ama sorun tek taraflı değil. Yeni deneyimleme fırsatı bulduğum şeyler sağolsun değiştim. Bizde uzun adama yardımcı oluyoruz. Beraber ayrıştırdık biz bu yollarda hiç merak etmeyin. Türkiye'nin Kürt halkı için bir çözüm sürecinden önce kendisi yani Türk halkı için bir çözüm süreci üretmesi lazım.

Taraflar kendi içlerindeki dayanışmayı ve bağlılığı arttırdıkça, liderlere olan sadakat topyekün artmaya devam ettikçe, siyasilerde zemin hazırladıkça bu iş iç savaşa kadar gider. Ki Gezi Parkı olaylarının parkı korumaktan öteye giden durumu tamda budur. Benim düşüncem doğru veya onların ki yanlış demiyorum. Evet ne kadar benim doğrum Kemalizm ise onların ki de artık adı her neyse o. Herkesin kendince doğruları var. O adam parkın yerine topçu kışlası yaptırmak istiyorsa bu onun doğrusudur. Geziciler buna karşı toplanmışsa buda onların doğrusudur. Yani elbette Tayyip şuçlu ama bunu üstüne basa basa söylemekle bir yere varılmıyor. Ben bu yazıyı baştan sona 'Tayyip ve yandaşları kötüdür AK Partiyi yakın' tarzı fikirlerle doldursaydım bu iş bir yere varmazdı. Benim varmak istediğim nokta bir şekilde insanların birbirini anlamaya çalışması. Bu nasıl olacak bilemiyorum ama çözüm bu. Ne zaman at gözlüklerinden kurtulup empati kurmaya farklı düşüncelere açık olmaya başlarsak o zaman belki birbirimizi anlamaya başlarız. Tabi tek taraflı demiyorum bunu yukarıdaki o haritada bulunan ve üç rengi temsil eden tüm güruhların yapması lazım.

Son olarak, ahlak erozyonundan korunmanın tek yolu bu ülke ve insanlarından uzak durmak. Çünkü siz istesenizde istemesenizde bu bilinçsiz kaosun içine bir şekilde sürükleniyorsunuz. 

Tarlanızı nadasa bırakmayın.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Devrik Lider

Kendimi, çoğunun diktatör dediği ama aslında yıllardır bu küçük ve yalnız ülkesinde halkıyla huzur ve refah içerisinde yaşamış, fakat siyonist emeller uğruna sahte vaatlerle kandırılan ve silahlandırılan halkına karşı savaşmak zorunda kalmış bir nevi ülkesini savunmaya çalışıp sonunda yedi düvelin çizmesi altında ezilmiş ama tüm bu olanlara rağmen canından çok sevdiği ülkesinden kaçmayıp savaşarak onurlu bir şekilde ölmüş olan devrik lider gibi hissediyorum.

9 Haziran 2014 Pazartesi

Karmaşık Duygular: Farkındalık

Bildiğim bir şey daha var. Bizim ortak gayemiz her an bencillik peşinde olmamız. Her dakika, her saniye. Tamamen kendimize odaklı yaşıyoruz. Bebekliğinden beri bunun için eğitildin. Diğerleri sana öğütler ve emirleri boşuna yağdırmadı. Hepsi senin iyiliğin için ama sadece SENİN iyiliğin için. Hayali düşmanları yaratmadan gerçek düşmanları yarattın. En büyük düşman kendi algın, kendi vurdum duymazlığın, kendi egon. Hani herkesin kabul ettiği bir gerçek vardır, insan ilk eğitimi aile ortamında alır. Ailesi neyse kişide odur derler. Tamam, sıkıntı yok gibi ama aslında bir sorun var. Onlar sana tüm bu eğitimi müthiş bir seviyede olan koruyuculuk hissiyatı içerisinde verdi. Zararlı seviyedeki bir koruyuculuk. Belki de egonun kaynağı budur. Sana verilen bu ilk eğitim, hayatında vereceğin tüm kararları etkiliyor. Sonuçta hayatının çoğu zamanını şu an en mutlu insan kim veya en zengin insan kim diye düşünerek geçiren ben değilim.



Şimdi Twitter, Facebook hesabını aç ve bak. Orada herkes bir şeyler yazıyor. Bu insanlar ne yapıyor böyle. Neden sürekli bir şeyler yazıyor. Neden yazdıklarını sen de benim kadar iyi biliyorsun. Tek bir amaçları var o da dikkat çekmek. Kendi kişiliğini ve varlığını başkalarına kanıtlamak için. "Ben aslında göründüğüm gibi değilim daha farklıyım." diyebilmek için. Fark ettin değil mi? Profil fotoğrafları en iyi fotoğrafları veya en çok dikkat çekmek istedikleri fotoğrafları. Yazılanlar, paylaşılanlar tüm bunların hepsi kendini daha iyi göstermek için. İnsanların senin ne kadar iyi, çekici, cömert, komik, çılgın ve akıllı olduğunu bilmesini istersin. Benden kork ya da bana saygı duy. Ama lütfen benim özel olduğumu düşün. Bu ilgi çekme süreci sürekli gerçekleştiği için artık önemsiz gibi görünebilir ama bence büyük bir psikolojik sorun. Yeni çağın getirdiği bir hastalık mı yoksa içimizde aslında asırlardan beri hep olan ancak şimdi kendini göstermeye başlayan mı tartışılır. Peki neden? Sanal hayatı bir kenara koyarsak gerçek hayatta hiç mi ilgi görmüyoruz. Günlük yaşantımızda bir eksilik hissediyoruz ki akşam eve geldiğimizde bunları yazma zorunluluğu hissediyoruz. Bu neye benziyor biliyor musun? Afrika'da milyonlar susuzluktan ölürken, susamadığın halde su içmeye. Beğenilme bağımlısıyız. Bilinçaltının en derinlerinde en hassas noktasında saklanıyor bu bağımlılık. Psikologa gittiğinizde de aynı şeyi yaparlar, sorunun kaynağını bulmak için derinlere inerler geçmişe giderler. Çünkü büyük acılar ve kusurlar en derinde saklanır hep, sen onları bulamayasın diye. Karar verme yetisinin sadece geçmiş deneyimlere bırakılmış olması kimi zaman zararlı olabiliyor. İşte bundandır ki çoğu zaman kurduğum cümlelerin altında ezilip kaldım.