1 Aralık 2024 Pazar

Mutluluğu arayan birinin bu uğurda ölmek üzereyken sayıkladıkları

Bir önceki yazımın devamı niteliğinde olacak olan sayıkladıklarımı buraya aktaracağım. Belli bir konu bütünlüğü olmayabilir, adı üstünde sayıklamalar. Eski yazılarım kadar iyi yazmam da artık mümkün değil. Nereden nasıl başlayacağım bilmiyorum. Ama şu an dönüp dolaşıp geri geldiğim yerdeyim ve bir şeyler yazmazsam daha iyi olmayacağım.


Toyluğumun gidişinin bir sonucu olarak bir şeyleri eskisi gibi tutkuyla yapmakta zorlanıyorum. Bir zamanlar içim dolu olduğunda kelimeleri ve cümleleri paragraflara çevirmek bu kadar zor gelmezdi. Şimdi ortaya anlamlı bir şeyler çıkarmak bile çok güç. Fakat benim gerçek dibe vuruşlarımın hayatımdaki karşılığı direkt olarak burası sanırım. 2023'te o beni terk ettiğinde neden buraya gelmedim diye düşünüyorum an itibariyle. Gelmeyi denedim ama gelemedim mi? Tahmin ediyorum böyleydi. O halde gerçek dipte olduğumda buraya bile dönemeyecek durumda oluyorum. Yani şu an hala umut var demektir. Veya tam tersine şöyle bir senaryo da mümkün olabilir, ne yaşadığımın yeni farkına varıyorum ve dibe ulaşmak için biraz sindirmek gerekiyor. Şu son olay ve öncekinin zaten bana tek bir vakaymış gibi gelmesi de bundan kaynaklı olabilir. Toplamda kaybedilmiş 7 değil 8 yıl var. Aslında tek bir ilişki gibi. Sonuncusu sadece bir hatırlatma, bir tokat. Hayatın beni olumsuzluklarla şaşırtması ve benim bu olumsuzluklar üzerine yaşama umudumu kurmam için bir fırsat. Sindirmem ve hayatımın gerçekliğini bana hatırlatması açısından bir nimet. Evet 7 yıl boyunca kazandım ve mutluydum ama bu anormal olandı zaten. Aykut, senin kalbini normalde hep kırarlardı. Normal olan buydu unuttun mu? Huzura niye alıştın ki? Senin gerçekliğin sadece ve sadece saf acıydı hatırlamıyor musun. Acı çekmediğin bir saniye var mıydı dön bir bak, 2016 öncesine. Sen böyle değildin ki zaten, kendine gel diye yaşadın bu sonuncuyu. Kaderin böyle, döngüdesin. Kendini paralayacaksın, onurunu kaybetmenin sınırlarında dolaşacaksın, kimsenin yapmadığı fedakarlıkları yapacaksın ve ne için? Bir hiç uğruna. Seni öldürsünler, çiğnesinler, üstüne bassınlar ki mutlu mutlu yaşayabilsinler diye. Sen gerçekliğini unutursan ve bu rüyadan uyanamazsan sana böyle hatırlatırlar işte.

Devam edecek.


10 Ekim 2024 Perşembe

Dönüp Dolaşıp Yine Buraya Gelmem Hakkında Düşünülenler

Burası adeta bir otobiyografi gibi. En büyük aşklarım burada, en büyük hüzünlerim ve mutluluklarım, planlarım ve heveslerim burada. Yazılanların bazılarının üstünden 10 yıl geçecek ama hala pişmanlık yok. Ne yaşadıysam, ne olduysam hala o. Şimdi geri geldim ve sıfır korku. Sadece yine ben varım. Dönüp dolaşıp yine buraya geleceksem, normalde inanmam ama "kaderim bu".



Bugün geriye dönüp ne yazdıysam tekrar okudum. Hayatımı etkileyen en büyük olayın neticesinde, daha önce yayınlayıp sonradan taslağa kaldırdıklarımı da okuyup tekrar yayınladım. Bunları okuyunca en iyi dönemimin zaten çoktan geçtiğine biraz daha ikna olur gibi oldum. Kolay değil 7 hatta 8 yıl oldu. Yine yeniden buradayım. Bu kadar geniş bir sürede, "artık ihtiyacım yok ve olmayacak" deyip  yazılmayanların ne kadar tutabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceme göre bu yazı tamamlandığında ince bir kitap kadar olmalı herhalde. Fakat hüzün dolu tabutumun kaldırılabilmesi daha çok ele ihtiyaç var. Biraz daha zamana ihtiyaç var.

Bugün geldiğim noktada şu halde olduğumu anlıyorum. Sanırım asla eskisi gibi bir kalbim olmayacak. Kırılıp un ufak olmuş bir kalbi yeniden eski haline getirmek imkansız değil ama imkansıza yakın. Bunu eskiye yakın bir hale getirmek için ne büyük bir emek gerekir, ne kadar güçlü bir yapıştırıcı. Veya komple hepsini eritip kalıba döküp sıfırdan bir kalp yaratılabilir. Peki hiçbiri benim eski kalbime yaklaşabilir mi? Hayır. Fakat yine de eskiye göre daha çok umudum var. Neden, çünkü artık daha fazla kırılamam ondan. Ben zaten son noktama kadar incindim. Bu dünyada hiçbir şey bana artık zarar veremez. Olmayan bir kalbi kıramazsın. Ben kolumu, bir gözümü, bir kulağımı, bacağımı kaybettim. Bir yıldır bunlar olmadan yaşıyorum. En büyük acıları gördüm. En büyük sürprizleri gördüm. İyisini de yaşadım kötüsünü de. Hayat beni artık şaşırtamaz. Deniyorum ve her denediğim şey dejavu. Yeni insanlar tanıyorum fakat hala birebir aynı şeyleri duyuyorum. Aynı yere dönüyorum ve başlangıç yaparken hep aynı mahcubiyeti görüyorum. Geçmişte yüzüme karşı neler okunduysa aynen devam ediyor, değişemiyorum. Başıma ne gelirse gelsin hala aynı şeyleri duyduğuma göre ben buyum kabullenmem lazım. Hala o kadar safım ve salağım ki. Kendime sadece bu açıdan katlanamıyorum. Fazla iyiliğin zararını elbet göreceğimi biliyorum fakat yine gidiyorum.

Uzun paragraflar yazacak enerjim olup olmadığını tartışıyorum kendi içimde. Kısa cümleler sıkça kuruyorum. Hatta kısa ama miktar olarak çokça oluyor. Bunlar şiire de dönüştürülemez çünkü birbiriyle bağlantılı değiller. Birbiriyle bağlantılı uzun cümleler kurmakta zorlanıyorum. Sanırım hayatımdaki stabiliteyi ve istikrarı kırmam gerekiyordu. Kırdım ve buna alışmaya çalışıyorum. Etkilerini her yerde görüyorum. Aynaya baktığımda karşımdaki kişiyi tanımakta zorlanıyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum, bir planım yok, enerjim yok, hayatım yok, bir isteğim yok. Rutinim çok ama düzenim yok. Beni ez, parçala, çiğne. Bana ancak bunlar yapılabilir zaten. Artık nereden denersen dene dikiş tutmam. Bitmişim, sonumu yaşıyorum zaten. Kendi onurum dışında kaybedecek bir şeyim yok. Acı yok, öfke yok, his yok.

26 Haziran 2019 Çarşamba

11 Kasım 2017 Cumartesi

Mafyatik Bir İç Muhakeme - Once Upon a Time in America

“Bir Zamanlar Amerika’da”, kendisini dünyaya kanıtlamış sinemacılardan Sergio Leone’nin yazıp yönettiği, ustalık dönemi eserlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Eser, üstünden geçen onca yıldan sonra artık “kült” olarak sınıflandırılır halde.

New York’un varoşlarında büyüyen bir grup arkadaşın suç dünyasında yükselişini anlatan ama daha çok dostluklarından dem vuran film, ilk olarak alışılagelmişin dışında olan dört saate yakın uzunluğuyla dikkat çekiyor. İzlemeden önce göz korkutan bu sürenin, film sizi içine çektikçe ne kadar da belirginsizleştiğini hissediyorsunuz. Bunda, sizi canlı tutmaya zorlayan kurgusunun önemi çok büyük. Yaptığı uzun flashbackler sayesinde Sergio Leone, hikayeyi farklı zaman dilimlerinde işleyerek, son sahneye gelene dek geçmişi sürekli aklınızda tutmanızı istiyor.


İçeriğine geçmeden önce müziklerinden de bahsetmeden olmaz. Sahnelere kattığı ruh açısından son derece önemli yerlerde kullanılmışlar. Özellikle çocukluk zamanlarında geçen sahnelerde yarattığı rahatlama hissiyle veya daha ileri zamanlarda gerilimi arttırması açısından kullanımı çok yerinde olmuş. Atlanılmaması gereken bir detay var ki Noodles’in New York’a dönüşünden sonraki gittiği mezarlık ziyaretinde mezarın kapısını açmaya başlamasıyla çalan müzik ve Noodles’in etrafına, müziğin kaynağını ararmışcasına bakması beni bir süre olsun şaşırttı. Çekim dışarıdan devam ederken mezarın kapısının kapanmasıyla birlikte müziğin de kesilmesi, bilerek yapılmış bir hamle olmalı ki müziğin filmin bir parçası olması istenmiş ve çok iyi yedirilmiş. Cockeye’nin aynı müziği flütle çalıyor olması da bu tezi destekler nitelikte.

Noodles’in Max ile tanışması ona en büyük dostluğu kazandırdığı gibi mafyalığa adım atmasında da öncü oluyor. Film asıl bu süreçten sonra başlıyor ve yönetmen her seferinde bu dostluğu daha da pekiştirmek için çaba sarf ediyor. Noodles’ın Deborah ile olan daha ilk konuşmasında ona Tevrat’tan okuduğu bölüm aşklarının imkansızlığını anlatırken yine Max’ın onu çağırması sonucu arada kaldığı ve Deborah’ın “your mother’s calling…” sözünün yine benzer başka bir sahnede de kullanılmasıyla bu imkansızlığı adeta gözümüze ısrarla sokuyor. Dostluk ve aşk arasındaki bu kıstırılma hissi iki seferde de Noodles’i Max’ın yanına gitmekten alıkoymaması dikkat çekici. Yine Dominic’in vurulup öldüğü sahnede de onun intikamını alma hissinin, işleyeceği suçun büyüklüğünü örttüğünü ve düşünmeden saldırdığını görüyoruz. Bunun gibi daha pek çok sahne izleyiciyi büyük sona yani ihanete hazırlamak için önayak oluyor gibi. Yönetmen, Max’ın büyük banka soygunundaki doyumsuzluğunu anlatabilmek için tüm karakterleri onu durdurmakla görevlendiriyor. Hatta Noodles kendini de riske atarak polise tüyo verip onu kurtarmayı deniyor ancak bu da Max’in açgözlülüğünü durdurmaya yetmiyor. Sonuçta Max, sadece Noodles’e değil tüm gruba ihanet etmiş oluyor. Bunun, sonradan gelen zenginliğin insanlar üzerinde ne etki yaratabileceğini göstermesi açısından çok değerli buldum. Ve tabii bu konuda gerçek bir yargıya varmak için karakterlerin kişilerine bakmak daha kesin sonuç verir. Mesela Cockeye ve Patsy filme çok fazla etki yapamadan sadece Max’ın tüm çeteyi manipüle etmesinin kurbanı oluyorlar. Bu durumda her “sonradan görme” kişiyi açgözlü olarak sayamayız.


Finalde Max, Noodles’in sahip olamadığı her şeye sahip olduğunu kanıtlamak istercesine onunla yüzleşmek istiyor ama aynı sekansta süper egosunun da devreye girip kendini öldürtmeyi planladığını, bunun için de parayı kullandığını ve vicdanen rahatlama ihtiyacı duyduğunu görüyoruz. Ama maalesef Noodles, Max’a yardımcı olmuyor ve onu öldürmemeyi seçerek cezaların en büyüğünü veriyor. Noodles’in binadan çıkıp yürümeye başladığı sahnede Max’ın çöp kamyonunun arkasından geldiğini görüyoruz ancak içine atlayıp atlayamadığını ne biz ne de Noodles göremiyor. Burası biraz izleyenlerin yorumuna bırakılmış. Fakat bu sahne, bilinç çatışmasından bir kaçışın olmadığının tasviri olması açısından son derece acı bir örnek olarak önümüze sunulmuş.

Atlanamayacak bir detay var daha var ki kurgu yeniden Noodles’ın Çin tiyatrosunda afyon çektiği sahneye döndüğünde gülümsemesiyle birlikte jeneriğin girmesi, tüm bu yaşananların rüya olup olamayacağı konusunda bir ikileme sokuyor izleyiciyi ve açılış sahnesindeki telefon sesinin uzunca çalmasından sonra irkilerek uyanmasını da aklımıza getirdiğimizde bu konuyla ilgili kafamızda çokça soru işareti kalmasına sebebiyet veriyor.

Filmde, basın tarafından masum gösterilen sendikaların dahi işlerini halledebilmek için mafyayı kullanması Amerika’daki sosyal bozulmalara dair göndermeler olarak göze çarpıyor. Yine aynı olayda iki farklı gazetenin iki farklı şekilde olayı yorumlamasına ufak da olsa yer ayrılmış.


Özel olarak bahsedilmesi gereken bir başka karakter ise Peggy. Kendisi bu filme cinsel bir obje olması için bilerek konumlandırılmış. Sözde Deborah’a olan aşkıyla bildiğimiz Noodles bile onun için yanıp tutuşuyor. İnsanın gerektiğinde temel dürtülerini halletmekte en kısa yola nasıl yöneldiğini gözler önüne seriyor. Hatta Patsy’nin ona vizite amacıyla götürdüğü pastayı, beklemeye dayanamayıp yemesi aynı olayın başka bir açısı. Yemekteki tatmin duygusuyla cinsel hazzın aynı merkezde olduğu ve benzer prensiplerle çalıştığını göstermesi açısından önemli. Pek çok yerde rahatsız edicilik yaratsa bile anlatım açısından cinsellik sıkça kullanılmış. Bunun en cesur hali yönetmenin, zorba bir tecavüz ile mağduru tarafından istenerek yapılmış bir tecavüzü aynı filmde göstermiş olmasıdır. Kuyumcu soygunundaki kadının (daha sonrasında Max’ın sevgilisi olacak olan) bilerek aşağılanmayı ve kendisine vurulmasını istemesi üzerine Noodles’ın soğukkanlılıkla bunu kabul etmesi, sonuçta iki tarafında rahatsızlık hissetmediği bu sahnede hem izleyecilerin hem de karakterlerin ahlaki sorgulamasına başvuruluyor. Aynı Noodles, Deborah’a ulaşamayacağını anladığı anda ona son kez sahip olma kafasıyla soğukkanlılıkla tecavüz ediyor. Burada bir neden sonuç bağlamı kurulabileceği gibi Noodles’in tecavüz eylemini kafasında normalleştirmesinin nasıl gerçekleştiğini de öğrenmek için yeterli bence. Bir başka sahnede Max, sevgilisinin onun işlerinin önünde bir engel teşkil etmediğini ekibine kanıtlayabilmek için en ağır şekilde hakaret edip bağırmayı kadınlara hitabet etmede bir yol olarak görüyor. Noodles’ın sevgilisinin, karşı mafya tarafından acımasızca öldürülmesi gibi sahneler de, zaten filmde sayıları az olan kadınların daha ne kadar karşı cins tarafından ezileceğini düşündürmüyor değil. Cinsiyetçi hakimiyeti normal olarak karşılayan bir toplum resmi çiziyor Sergio Leone.

Son olarak ağırlıklı olarak Yahudilerin oturduğu bir çevrede geçen film mekansal olarak da iyi şekilde desteklenmiş. 30’ların ve 60’ların Brooklyn varoşlarında orada olma hissiyatını izleyiciye yaşatabilmesi açısından önemli.

Dipnot: O eski halinden eser yok şimdi :)

26 Ağustos 2016 Cuma

Duş Başlığında Kaçak Var

Uyanıyorum yavaş yavaş. Ilık duş başlığındaki kaçaktan sızıp zihnime ulaşamadan akıp giden fikirlerimin yasını tutmak adına, uyanıyorum ama yavaş yavaş...

Gözlerinizin önündeyken her şey çok rahat ve temkinli gibi gözüküyor belki de. Ama bu benim altın oranlı kompozisyonum işte. Önemli olanın sizin için yazdıklarımın değil de sizin için sildiklerim olduğunu, biri bunu size söylemeden fark etmeniz çok zor. O nedenle beni okuyan insanlardan beni anlamalarını dilerim. Her yazı bir yeni bunalımın meyvesidir daima. O nedenle her cümlenin kendince farklı anlamları olabileceği gibi ardına gömdüğü, sizin artık çoktan kaçırdığınız başka girişler, başlangıçlar olmak zorunda. Burada yarattığım şeyi ne kadar inkar edersem edeyim alternatif bir vuruşa veya boşalıma sahip olduğunu reddedersem kendimi kandırmış olurum. Yazının bir kimliğe sahip olması, kendi can sıkıntısını ve karışıklığını beraberinde getirir. İlla ki bir gizem olacak ki yazıya üflediğim, şu an kendime itiraf etmek zorunda kaldığım ve bu satırları yazmama yardım eden gerçek, sonrasında beni rahatsız etmesin. Bakın, gördünüz mü? Mesele de bu zaten. Artık burayı tamamen kişisel hassasiyetlerimin kontrolüne bırakmışım. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Başkalarının beni yargılamasını takmayacağımı bildiğim için bu konuda hemen kendi mahkememi kendim kurarım zaten. Ve artık şunun da farkındayım, eskisi gibi olmuyor. Hayatımı baştan aşağı değiştiren yeni bir hevesim var ki buraları bile yok edebilecek kadar tatmin edici ve gerçek. Bu heyecanım biraz geçse belki devam sırasına göre azalan kaygılarımdan sıra buraya da gelecek ve az da olsa yazı yazmaya karşı endişem azalacak ancak, ömrüm boyunca yaşamak isteyip de bugünler gelene dek yaşayamadığım duyguları arayışımın o ağır yükünü boşaltmama yardımcı olsun diye yazdığımı fark edişimin, acı bir gerçek olarak yüzüme çarpması asıl beni kararsız bırakan. Fakat şunu bilmeliyim ki, yıkıntıların arasına kolumu kaptırdığımda nasıl burada ağlamayı başardıysam, kendimi akıntıya kaptırdığımda da mutluluktan ağlamayı fakat yine burada ağlamayı bir şekilde başarmalıyım. Yoksa yakın zamanda emekli olmayı bile düşündüm ancak bir kadına değer verdiğim gibi değer veriyorum bu bloga. İstikrarı sürsün istiyorum, bir gençlik hevesinden öte olsun istiyorum. Daha ne çok şey istemiyorum ki. Sadece acılardan beslenmesin, mutluyum ama bunu öğrensin istiyorum. Burası artık tutunduğum bir dal değil belki, burası artık alternatifsiz değil belki ama hiç yazı yazmaktan vazgeçebilir misin sen? Bunca zamandır bırakmaya çalıştığın izi, yarıda kesebilir misin?

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

İlk kitap inceleme girişimim olan "Aleksandr Soljenitsin - İvan Denisoviç'in Bir Günü" bittiğinde beni son derece memnun bırakmıştı ve hala da yaptığım işin bir nişanesi olarak tekrar tekrar okumamla birlikte, bu yazıyı yazarken de inceleme konseptini hatırlamam açısından bana yardımcı olmuştur.
Umuyorum ki benliğimi fazlasıyla kendine bağlayıp derinden etkileyen bu kitabı incelerken, onun etkisine kapılıp öznelliğin tadını fazla kaçırmam.

Kitabın esas içeriği hakkında konuşmadan önce son dönemlerde popüler kültür ögesi halinde patlama yapması, kitapçılarda çok satanlar bölümünde hiç eksik olmaması, YKY'yi zengin etmesi ve belki de değinmeden edemeyeceğim meşhur, kahveli Instagram fotoğraflarının fazlaca müdavimlerinden biri haline gelmesi benim gibi bu konularda fazla romantik olup, romanın büyüsünün bozulduğu konusunda endişe duyanlar olduğunu biliyorum. Kitabı edinmemeyi bir sosyal kaygı haline getirip de saldırırcasına kitabı eline alan çoğu kişinin de sonrasında hayal kırıklığına uğrayıp "abartılmaması gereken bir balon" şeklinde yorumladığı, oldukça büyük bir güruh olduğunu da yine biliyor ve çevremde sıkça rastlıyorum. Bu sığ yaklaşımlara saygı duyuyor ve olabilir diyorum. Zaten istatistiklerin daima söylediği gibi okumaya son derece ilgisiz olan halkımız için bu yaşananların iyi bir fırsat olduğunu düşünüp duruyorum ve daha fazla mızmızlanmadan asıl işime dönüyorum.


Romanın kendisi ve üzerine kurulduğu kişilik olan Raif Efendi'nin hatıraları, kendi deyimiyle "Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıraların böyle kısa bir zamana sıkıştırılması" zamandan da öte bir kitaba sığdırılması onu daha canlı, daha tesirli kılandır. Hayatının "gerçekten yaşadım" dediği ve doğduğu andan beri mahkum olduğu sebepsiz iç sıkıntısından kurtulduğu üç dört ayına şahit olmak, onun etrafında olup da ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih etmeyen onlarca insana kıyasla daha fazla tanımamıza vesile oldu baştan sona. Kitabı yaşayanın "onun göründüğü gibi olmadığına eminim" inancıyla başladığı serüveninde aslında inadında ne kadar haklı olduğunu, hayatında bir kez olsun bu insanlar neden yaşıyor, hangi hikmet bunları yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor sorularını sormasıyla hem kendi hayatı hem de bizim hayatlarımızı değiştiriyor. Ömürlerinin belli kısımlarında Raif veya Maria olmuş kadın ve erkekleri arıyor. Ya Raif Efendi'yi hiç tanımasaydım? Ya okurken Maria Puder'a aşık olmasaydım? Benim bu kitabı raftan çekip almamın tesadüflüğü ile sıradan bir banka memuriyeti işinin tesadüflüğü arasında ne kadar fark olabilir ki?


Kitap boyunca Raif'i iki farklı şekilde yaşıyoruz hatta bana kalırsa dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki ayrı bölüm. Sabahattin Ali'nin bunu bu şekilde tercih etmesi kitabı saf bir aşk romanı olmaktan uzaklaştırıp dışarıdan bir gözlemci olan anlatıcının da katkılarıyla işi daha toplumsal ve sosyolojik suçlamalar meclisine dönüştürüyor. İkili dostluk ilişkilerindeki vurdumduymazlık ve toplum arasındaki kayboluşlar önceden gözümüze sokularak okurun bilhassa suçluluk hissetmesiyle kafamızda daha acınası bir Raif'i başlangıç olarak yerleştiriyor ve ilerleyen safhalarda da bu Raif'in lehine pek değişmiyor, onu kendi naifliği ve nezaketi altında ezmekten hiç mi hiç çekinmiyor yazar. Kendinden vazgeçmesine izin vermeden, ona hiç değişmeyecek gibi gelen o saf evreninde başka ihtimallerin de olabileceğini, hiç tatmadığı duyguları sanki ezilmişliğinin bir nişanesiymiş gibi tattırıyor. Bu onun için öylesine büyük bir imkan olarak tanıtılıyor ki ürkek zihni, böyle bir imkanın gerçek olma ihtimalini düşünmeye bile cesaret edemiyor. Tam bu noktada kitaba ismini veren meşhur portre devreye giriyor ve ona gardını yeniden alması için bir neden veriyor. Bu kadının karşısında her şeyini ortaya dökebilirsin hiçbir kaygı duymadan bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf, şimdiye kadar tüm yara izlerini sakladığın hayatında en küçük bir noktayı bile saklamadan tamamen çırılçıplak, ruhunu onun önüne ser. İşte sana harika bir fırsat... Anlatıcının elindeki kara kaplı defterin bilhassa değerinin arttığı kısımlar bu ve sonrası. Hakikatte Ankara'nın puslu ölüm döşeğinden, muhteşem şiirsellikte ki Berlin cilveleşmelerine...
Hayatında ilk kez güvenli bir liman bulmanın heyecanıyla benliğini tamamıyla Maria'ya bırakan Raif, kendi kendini aldatmak pahasına dahi olsa onun mevcudiyetini, varlığını korumak adına büyük kaygılara girmesi gayet doğal bir sonuç olarak doğuyor. Ulaşılması zaten bu kadar zor olan değerli mutluluğun bir de elinden çıkıp gitmesinin ne denli bir travma yaratacağının epeyce farkında. Kendinin de itiraf ettiği üzere bu kadar toy birisi olması üzerine çoğu yerde anlam veremediği ve ansızın gelen aforizmalarına boyun eğmesini, "hiçbir zaman verdiğinden daha fazlasını istemeyeceğim" diyerek çözüm buluşuna şahitlik ediyoruz. Bu çocuksuluğun yanlış bir şey olmadığını aksine bir çekicilik unsuru ve hayatı boyunca yaşadığı ilişkileri en sonunda bunalım haline getirmiş bir kadın için nasıl ilaç niteliğinde olduğunu göstermeyi tercih ediyor yazar.


"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

Dünyada başka türlü bir hayatın mevcudiyetini acı bir şekilde yaşayarak öğrenen Raif Efendi'nin hikayesi büyük tecrübelerle son bulurken. Bizdeki beklentileri ve boşluğu doldurmak adına elinden gelen her şeyi yapıyor.


Kolay etkilenebilir özelliğiyle ile sizi melankolik ve karamsar bir havaya sokmak için can atan bir kitap olarak ortaya çıkmış Kürt Mantolu Madonna. Bize öğretilen hatta dikte edilen çağ dışı edebi sınıflandırılmalardan daha fazlası olduğunu bildiğim için modern öykü edebiyatımızdan böyle önemli bir eserin incelemesini kendimce yazmaya çalışmak en başından beri içimde ukteydi. Memnun kalacağınızı umuyorum. Teşekkür ederim.

22 Mayıs 2016 Pazar

Oluyor

Hayat yine öldüresiye vuruyor
Önce sıcaklığı sonra kanın kokusu geliyor
Zaman soğudukça ağrısı artıyor
Baş belası ayaz aklımı başımdan alıyor
Güzelliğin beni yanıltıyor
Arkamdan yükselen karanlıktan kaçıyor
Beyaz ölüm üstüme üstüme yağıyor
Kaldırımları birer birer atlatıyor
Kaygan zemindeki adımlarım sıklaşıyor
Hızlandıkça yaralarım açılıyor
Kendi kanımda boğulmamak için sana tutunuyor
İstanbul'un yokuş ve merdivenlerinde kayboluyorum.