Uyanıyorum yavaş yavaş. Ilık duş başlığındaki kaçaktan sızıp zihnime ulaşamadan akıp giden fikirlerimin yasını tutmak adına, uyanıyorum ama yavaş yavaş...
Gözlerinizin önündeyken her şey çok rahat ve temkinli gibi gözüküyor belki de. Ama bu benim altın oranlı kompozisyonum işte. Önemli olanın sizin için yazdıklarımın değil de sizin için sildiklerim olduğunu, biri bunu size söylemeden fark etmeniz çok zor. O nedenle beni okuyan insanlardan beni anlamalarını dilerim. Her yazı bir yeni bunalımın meyvesidir daima. O nedenle her cümlenin kendince farklı anlamları olabileceği gibi ardına gömdüğü, sizin artık çoktan kaçırdığınız başka girişler, başlangıçlar olmak zorunda. Burada yarattığım şeyi ne kadar inkar edersem edeyim alternatif bir vuruşa veya boşalıma sahip olduğunu reddedersem kendimi kandırmış olurum. Yazının bir kimliğe sahip olması, kendi can sıkıntısını ve karışıklığını beraberinde getirir. İlla ki bir gizem olacak ki yazıya üflediğim, şu an kendime itiraf etmek zorunda kaldığım ve bu satırları yazmama yardım eden gerçek, sonrasında beni rahatsız etmesin. Bakın, gördünüz mü? Mesele de bu zaten. Artık burayı tamamen kişisel hassasiyetlerimin kontrolüne bırakmışım. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Başkalarının beni yargılamasını takmayacağımı bildiğim için bu konuda hemen kendi mahkememi kendim kurarım zaten. Ve artık şunun da farkındayım, eskisi gibi olmuyor. Hayatımı baştan aşağı değiştiren yeni bir hevesim var ki buraları bile yok edebilecek kadar tatmin edici ve gerçek. Bu heyecanım biraz geçse belki devam sırasına göre azalan kaygılarımdan sıra buraya da gelecek ve az da olsa yazı yazmaya karşı endişem azalacak ancak, ömrüm boyunca yaşamak isteyip de bugünler gelene dek yaşayamadığım duyguları arayışımın o ağır yükünü boşaltmama yardımcı olsun diye yazdığımı fark edişimin, acı bir gerçek olarak yüzüme çarpması asıl beni kararsız bırakan. Fakat şunu bilmeliyim ki, yıkıntıların arasına kolumu kaptırdığımda nasıl burada ağlamayı başardıysam, kendimi akıntıya kaptırdığımda da mutluluktan ağlamayı fakat yine burada ağlamayı bir şekilde başarmalıyım. Yoksa yakın zamanda emekli olmayı bile düşündüm ancak bir kadına değer verdiğim gibi değer veriyorum bu bloga. İstikrarı sürsün istiyorum, bir gençlik hevesinden öte olsun istiyorum. Daha ne çok şey istemiyorum ki. Sadece acılardan beslenmesin, mutluyum ama bunu öğrensin istiyorum. Burası artık tutunduğum bir dal değil belki, burası artık alternatifsiz değil belki ama hiç yazı yazmaktan vazgeçebilir misin sen? Bunca zamandır bırakmaya çalıştığın izi, yarıda kesebilir misin?
26 Ağustos 2016 Cuma
20 Temmuz 2016 Çarşamba
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
İlk kitap inceleme girişimim olan "Aleksandr Soljenitsin - İvan Denisoviç'in Bir Günü" bittiğinde beni son derece memnun bırakmıştı ve hala da yaptığım işin bir nişanesi olarak tekrar tekrar okumamla birlikte, bu yazıyı yazarken de inceleme konseptini hatırlamam açısından bana yardımcı olmuştur.
Umuyorum ki benliğimi fazlasıyla kendine bağlayıp derinden etkileyen bu kitabı incelerken, onun etkisine kapılıp öznelliğin tadını fazla kaçırmam.
Kitabın esas içeriği hakkında konuşmadan önce son dönemlerde popüler kültür ögesi halinde patlama yapması, kitapçılarda çok satanlar bölümünde hiç eksik olmaması, YKY'yi zengin etmesi ve belki de değinmeden edemeyeceğim meşhur, kahveli Instagram fotoğraflarının fazlaca müdavimlerinden biri haline gelmesi benim gibi bu konularda fazla romantik olup, romanın büyüsünün bozulduğu konusunda endişe duyanlar olduğunu biliyorum. Kitabı edinmemeyi bir sosyal kaygı haline getirip de saldırırcasına kitabı eline alan çoğu kişinin de sonrasında hayal kırıklığına uğrayıp "abartılmaması gereken bir balon" şeklinde yorumladığı, oldukça büyük bir güruh olduğunu da yine biliyor ve çevremde sıkça rastlıyorum. Bu sığ yaklaşımlara saygı duyuyor ve olabilir diyorum. Zaten istatistiklerin daima söylediği gibi okumaya son derece ilgisiz olan halkımız için bu yaşananların iyi bir fırsat olduğunu düşünüp duruyorum ve daha fazla mızmızlanmadan asıl işime dönüyorum.
Romanın kendisi ve üzerine kurulduğu kişilik olan Raif Efendi'nin hatıraları, kendi deyimiyle "Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıraların böyle kısa bir zamana sıkıştırılması" zamandan da öte bir kitaba sığdırılması onu daha canlı, daha tesirli kılandır. Hayatının "gerçekten yaşadım" dediği ve doğduğu andan beri mahkum olduğu sebepsiz iç sıkıntısından kurtulduğu üç dört ayına şahit olmak, onun etrafında olup da ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih etmeyen onlarca insana kıyasla daha fazla tanımamıza vesile oldu baştan sona. Kitabı yaşayanın "onun göründüğü gibi olmadığına eminim" inancıyla başladığı serüveninde aslında inadında ne kadar haklı olduğunu, hayatında bir kez olsun bu insanlar neden yaşıyor, hangi hikmet bunları yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor sorularını sormasıyla hem kendi hayatı hem de bizim hayatlarımızı değiştiriyor. Ömürlerinin belli kısımlarında Raif veya Maria olmuş kadın ve erkekleri arıyor. Ya Raif Efendi'yi hiç tanımasaydım? Ya okurken Maria Puder'a aşık olmasaydım? Benim bu kitabı raftan çekip almamın tesadüflüğü ile sıradan bir banka memuriyeti işinin tesadüflüğü arasında ne kadar fark olabilir ki?
Kitap boyunca Raif'i iki farklı şekilde yaşıyoruz hatta bana kalırsa dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki ayrı bölüm. Sabahattin Ali'nin bunu bu şekilde tercih etmesi kitabı saf bir aşk romanı olmaktan uzaklaştırıp dışarıdan bir gözlemci olan anlatıcının da katkılarıyla işi daha toplumsal ve sosyolojik suçlamalar meclisine dönüştürüyor. İkili dostluk ilişkilerindeki vurdumduymazlık ve toplum arasındaki kayboluşlar önceden gözümüze sokularak okurun bilhassa suçluluk hissetmesiyle kafamızda daha acınası bir Raif'i başlangıç olarak yerleştiriyor ve ilerleyen safhalarda da bu Raif'in lehine pek değişmiyor, onu kendi naifliği ve nezaketi altında ezmekten hiç mi hiç çekinmiyor yazar. Kendinden vazgeçmesine izin vermeden, ona hiç değişmeyecek gibi gelen o saf evreninde başka ihtimallerin de olabileceğini, hiç tatmadığı duyguları sanki ezilmişliğinin bir nişanesiymiş gibi tattırıyor. Bu onun için öylesine büyük bir imkan olarak tanıtılıyor ki ürkek zihni, böyle bir imkanın gerçek olma ihtimalini düşünmeye bile cesaret edemiyor. Tam bu noktada kitaba ismini veren meşhur portre devreye giriyor ve ona gardını yeniden alması için bir neden veriyor. Bu kadının karşısında her şeyini ortaya dökebilirsin hiçbir kaygı duymadan bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf, şimdiye kadar tüm yara izlerini sakladığın hayatında en küçük bir noktayı bile saklamadan tamamen çırılçıplak, ruhunu onun önüne ser. İşte sana harika bir fırsat... Anlatıcının elindeki kara kaplı defterin bilhassa değerinin arttığı kısımlar bu ve sonrası. Hakikatte Ankara'nın puslu ölüm döşeğinden, muhteşem şiirsellikte ki Berlin cilveleşmelerine...
Hayatında ilk kez güvenli bir liman bulmanın heyecanıyla benliğini tamamıyla Maria'ya bırakan Raif, kendi kendini aldatmak pahasına dahi olsa onun mevcudiyetini, varlığını korumak adına büyük kaygılara girmesi gayet doğal bir sonuç olarak doğuyor. Ulaşılması zaten bu kadar zor olan değerli mutluluğun bir de elinden çıkıp gitmesinin ne denli bir travma yaratacağının epeyce farkında. Kendinin de itiraf ettiği üzere bu kadar toy birisi olması üzerine çoğu yerde anlam veremediği ve ansızın gelen aforizmalarına boyun eğmesini, "hiçbir zaman verdiğinden daha fazlasını istemeyeceğim" diyerek çözüm buluşuna şahitlik ediyoruz. Bu çocuksuluğun yanlış bir şey olmadığını aksine bir çekicilik unsuru ve hayatı boyunca yaşadığı ilişkileri en sonunda bunalım haline getirmiş bir kadın için nasıl ilaç niteliğinde olduğunu göstermeyi tercih ediyor yazar.
Umuyorum ki benliğimi fazlasıyla kendine bağlayıp derinden etkileyen bu kitabı incelerken, onun etkisine kapılıp öznelliğin tadını fazla kaçırmam.
Kitabın esas içeriği hakkında konuşmadan önce son dönemlerde popüler kültür ögesi halinde patlama yapması, kitapçılarda çok satanlar bölümünde hiç eksik olmaması, YKY'yi zengin etmesi ve belki de değinmeden edemeyeceğim meşhur, kahveli Instagram fotoğraflarının fazlaca müdavimlerinden biri haline gelmesi benim gibi bu konularda fazla romantik olup, romanın büyüsünün bozulduğu konusunda endişe duyanlar olduğunu biliyorum. Kitabı edinmemeyi bir sosyal kaygı haline getirip de saldırırcasına kitabı eline alan çoğu kişinin de sonrasında hayal kırıklığına uğrayıp "abartılmaması gereken bir balon" şeklinde yorumladığı, oldukça büyük bir güruh olduğunu da yine biliyor ve çevremde sıkça rastlıyorum. Bu sığ yaklaşımlara saygı duyuyor ve olabilir diyorum. Zaten istatistiklerin daima söylediği gibi okumaya son derece ilgisiz olan halkımız için bu yaşananların iyi bir fırsat olduğunu düşünüp duruyorum ve daha fazla mızmızlanmadan asıl işime dönüyorum.
Romanın kendisi ve üzerine kurulduğu kişilik olan Raif Efendi'nin hatıraları, kendi deyimiyle "Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıraların böyle kısa bir zamana sıkıştırılması" zamandan da öte bir kitaba sığdırılması onu daha canlı, daha tesirli kılandır. Hayatının "gerçekten yaşadım" dediği ve doğduğu andan beri mahkum olduğu sebepsiz iç sıkıntısından kurtulduğu üç dört ayına şahit olmak, onun etrafında olup da ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih etmeyen onlarca insana kıyasla daha fazla tanımamıza vesile oldu baştan sona. Kitabı yaşayanın "onun göründüğü gibi olmadığına eminim" inancıyla başladığı serüveninde aslında inadında ne kadar haklı olduğunu, hayatında bir kez olsun bu insanlar neden yaşıyor, hangi hikmet bunları yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor sorularını sormasıyla hem kendi hayatı hem de bizim hayatlarımızı değiştiriyor. Ömürlerinin belli kısımlarında Raif veya Maria olmuş kadın ve erkekleri arıyor. Ya Raif Efendi'yi hiç tanımasaydım? Ya okurken Maria Puder'a aşık olmasaydım? Benim bu kitabı raftan çekip almamın tesadüflüğü ile sıradan bir banka memuriyeti işinin tesadüflüğü arasında ne kadar fark olabilir ki?
Kitap boyunca Raif'i iki farklı şekilde yaşıyoruz hatta bana kalırsa dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki ayrı bölüm. Sabahattin Ali'nin bunu bu şekilde tercih etmesi kitabı saf bir aşk romanı olmaktan uzaklaştırıp dışarıdan bir gözlemci olan anlatıcının da katkılarıyla işi daha toplumsal ve sosyolojik suçlamalar meclisine dönüştürüyor. İkili dostluk ilişkilerindeki vurdumduymazlık ve toplum arasındaki kayboluşlar önceden gözümüze sokularak okurun bilhassa suçluluk hissetmesiyle kafamızda daha acınası bir Raif'i başlangıç olarak yerleştiriyor ve ilerleyen safhalarda da bu Raif'in lehine pek değişmiyor, onu kendi naifliği ve nezaketi altında ezmekten hiç mi hiç çekinmiyor yazar. Kendinden vazgeçmesine izin vermeden, ona hiç değişmeyecek gibi gelen o saf evreninde başka ihtimallerin de olabileceğini, hiç tatmadığı duyguları sanki ezilmişliğinin bir nişanesiymiş gibi tattırıyor. Bu onun için öylesine büyük bir imkan olarak tanıtılıyor ki ürkek zihni, böyle bir imkanın gerçek olma ihtimalini düşünmeye bile cesaret edemiyor. Tam bu noktada kitaba ismini veren meşhur portre devreye giriyor ve ona gardını yeniden alması için bir neden veriyor. Bu kadının karşısında her şeyini ortaya dökebilirsin hiçbir kaygı duymadan bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf, şimdiye kadar tüm yara izlerini sakladığın hayatında en küçük bir noktayı bile saklamadan tamamen çırılçıplak, ruhunu onun önüne ser. İşte sana harika bir fırsat... Anlatıcının elindeki kara kaplı defterin bilhassa değerinin arttığı kısımlar bu ve sonrası. Hakikatte Ankara'nın puslu ölüm döşeğinden, muhteşem şiirsellikte ki Berlin cilveleşmelerine...
Hayatında ilk kez güvenli bir liman bulmanın heyecanıyla benliğini tamamıyla Maria'ya bırakan Raif, kendi kendini aldatmak pahasına dahi olsa onun mevcudiyetini, varlığını korumak adına büyük kaygılara girmesi gayet doğal bir sonuç olarak doğuyor. Ulaşılması zaten bu kadar zor olan değerli mutluluğun bir de elinden çıkıp gitmesinin ne denli bir travma yaratacağının epeyce farkında. Kendinin de itiraf ettiği üzere bu kadar toy birisi olması üzerine çoğu yerde anlam veremediği ve ansızın gelen aforizmalarına boyun eğmesini, "hiçbir zaman verdiğinden daha fazlasını istemeyeceğim" diyerek çözüm buluşuna şahitlik ediyoruz. Bu çocuksuluğun yanlış bir şey olmadığını aksine bir çekicilik unsuru ve hayatı boyunca yaşadığı ilişkileri en sonunda bunalım haline getirmiş bir kadın için nasıl ilaç niteliğinde olduğunu göstermeyi tercih ediyor yazar.
"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."
Dünyada başka türlü bir hayatın mevcudiyetini acı bir şekilde yaşayarak öğrenen Raif Efendi'nin hikayesi büyük tecrübelerle son bulurken. Bizdeki beklentileri ve boşluğu doldurmak adına elinden gelen her şeyi yapıyor.
Kolay etkilenebilir özelliğiyle ile sizi melankolik ve karamsar bir havaya sokmak için can atan bir kitap olarak ortaya çıkmış Kürt Mantolu Madonna. Bize öğretilen hatta dikte edilen çağ dışı edebi sınıflandırılmalardan daha fazlası olduğunu bildiğim için modern öykü edebiyatımızdan böyle önemli bir eserin incelemesini kendimce yazmaya çalışmak en başından beri içimde ukteydi. Memnun kalacağınızı umuyorum. Teşekkür ederim.
22 Mayıs 2016 Pazar
Oluyor
Hayat yine öldüresiye vuruyor
Önce sıcaklığı sonra kanın kokusu geliyor
Zaman soğudukça ağrısı artıyor
Baş belası ayaz aklımı başımdan alıyor
Güzelliğin beni yanıltıyor
Arkamdan yükselen karanlıktan kaçıyor
Beyaz ölüm üstüme üstüme yağıyor
Kaldırımları birer birer atlatıyor
Kaygan zemindeki adımlarım sıklaşıyor
Hızlandıkça yaralarım açılıyor
Kendi kanımda boğulmamak için sana tutunuyor
İstanbul'un yokuş ve merdivenlerinde kayboluyorum.
Önce sıcaklığı sonra kanın kokusu geliyor
Zaman soğudukça ağrısı artıyor
Baş belası ayaz aklımı başımdan alıyor
Güzelliğin beni yanıltıyor
Arkamdan yükselen karanlıktan kaçıyor
Beyaz ölüm üstüme üstüme yağıyor
Kaldırımları birer birer atlatıyor
Kaygan zemindeki adımlarım sıklaşıyor
Hızlandıkça yaralarım açılıyor
Kendi kanımda boğulmamak için sana tutunuyor
İstanbul'un yokuş ve merdivenlerinde kayboluyorum.
27 Şubat 2016 Cumartesi
Yazarlık Üzerine 2
Uzun zamandır akıcı şekilde fikir üretemediğimden, korkar ve şikayet eder oldum hatta elim klavyeye değmez olmuştu. Belli bir hedef yok, beni sıkıştıran yani aklımı sürekli meşgul eden bir projemin olmayışı... İşte bunun çözümünü yine kendimde buldum. Geçen sene hemen hemen bu zamanlar "Yazarlık Üzerine" isimli yazıyı klavyeye dökmüştüm ve o plan sayesinde sürdürülebilir şekilde ürün verdiğimi keşfettim. O halde neden bunu tekrarlamayayım. Bu sefer mesaj kaygısı vermeden direkt olarak ne yapmak isteğime geçeceğim zaten yazıyı fazla uzun tutmak istemiyorum şayet şu aralar blog için görsel bulmakta da zorlanıyorum.
Çok istediğim halde bir türlü bitiremediğim, bundan önceki yazıya da konu olan meşhur film incelemesi girişimim var. Normalde Matrix üzerine yazılı iki üç paragraf duruyor ama buna inceleme demeye bin şahit ister. Yazdığım kadarını tekrardan düzenleyip -bu belki üçüncü düzenlemem olacak- daha tatmin edici, sizi de -yani hiç olmayan sizleri- memnun edecek bir yazı çıkarabilirim. Zaten makineler ve yapay zeka üzerine yazmayı arzuladığım bir deneme girişimim var onu da incelemeye entegre edebilirsem deneme işini aradan çıkarmış olurum hem de ikisi birbirini destekler daha güçlü tek bir yazı çıkar ortaya. Hatta yazı iki ayrı bölüm halinde inceleme ve tartışma şeklinde düşünülebilir bunu ilerleyen zaman gösterecek.
Hemen ardından bir inceleme daha geliyor. Kitap incelemesi olacak ve ismi şimdiden veriyorum. Belki de son on yıldır en çok satanlar listesinde ilk beşten hiç düşmeyen, kahveli instagram fotoğraflarının vazgeçilmezi olan Sabahattin Ali'nin ölümsüz eserlerinden tabii ki de Kürk Mantolu Madonna'yı, bu bahar üçüncü kez okuyup en sonunda hakkında bir şeyler yazabileceğim. Tahmin ediyorum mayıs gibi yayınlamış olurum.
Ayrıca halen devam etmekte olan "Dalga" bir nevi kendi yetilerimi denediğim test alanına dönüşüyor. Son süreçte çok düşündüm ve yazı yayınlayamadığım geçtiğimiz ocak ayında üstüne çok durdum. Bu şekilde kurgu ve olay örgüsü konusunda kendimi geliştirmeyi planlıyorum. İleride yazacağım ilk ciddi iş için ön ayak görevi görüyor.
Bu yaz dolu geçirmeyi istediğim bir seyahat programı hazırlamaya çalışıyorum kendime ve gezip görülecek yerler arasında sırasıyla Tahran(Tebriz)-Bakü-Beyrut en muhtemel adaylar arasında. Hepsi olmasa bile en az ikisini gidip görmeyi düşünüyorum. Bakü ile uzun zamandır tanışıklığımız olsa da hiç şimdiki gözlerimle bakamadım şehre. Hem benim gördüğüm zamanki ile arasında büyük farklar oluştu bambaşka bir klasmana girdi şehir. Anılarımı tazelemeye ihtiyacım var. Tahran ise benim memleketim sayılır esasında orası da kişisel gelişim açısından ben ve ön yargılarım için güzel bir fırsat. Beyrut zaten çok özel, daha gidip görmeden şehir hakkında söyleyebileceklerimi buraya sığdıramam öyle de bir niyetim yok zaten. Esas noktaya gelirsem bu gezilerimi yine klavyeye dökmek istiyorum. Öncesinde seyahatname niteliği taşıyacak bir eser düşündüm ama bu benim için ütopik olur sanırım. Onun yerine sıradan gezi yazıları olacak gibi duruyor. Seneye belki "Dalga" biterse oradan kazandığım deneyimlerle kaliteli başka projeler de çıkarabilirim.
Şiirlerim ise tamamen anlık gelişen ve tek gecelik maceralardan çıkan sonuçlar oluyor. Onlarda yine aynı sıklıkta gelmeye devam edecek diye umuyorum. Şiir yazarken bayağı memnun kalıyorum.
Son olarak ise bu sene 15. si düzenlenen Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat yarışması, "Deneme" dalında yazılar kabul ediyor ben de bu fırsatı kaçırmayıp katılacağım. Muhtemelen onun hazırlıklarına da yakında başlarım. Yarışmanın bitimine doğru buradan okuyabilirsiniz diye umuyorum. Kazanmak için değil zaten yalnızca üşengeçliğimi kırmak için bu işe gireceğim.
Yazının başında uzun tutmak istemiyorum tarzı bir ibare kullanmıştım ama pek beceremedim sanırım :)
Çok istediğim halde bir türlü bitiremediğim, bundan önceki yazıya da konu olan meşhur film incelemesi girişimim var. Normalde Matrix üzerine yazılı iki üç paragraf duruyor ama buna inceleme demeye bin şahit ister. Yazdığım kadarını tekrardan düzenleyip -bu belki üçüncü düzenlemem olacak- daha tatmin edici, sizi de -yani hiç olmayan sizleri- memnun edecek bir yazı çıkarabilirim. Zaten makineler ve yapay zeka üzerine yazmayı arzuladığım bir deneme girişimim var onu da incelemeye entegre edebilirsem deneme işini aradan çıkarmış olurum hem de ikisi birbirini destekler daha güçlü tek bir yazı çıkar ortaya. Hatta yazı iki ayrı bölüm halinde inceleme ve tartışma şeklinde düşünülebilir bunu ilerleyen zaman gösterecek.
Hemen ardından bir inceleme daha geliyor. Kitap incelemesi olacak ve ismi şimdiden veriyorum. Belki de son on yıldır en çok satanlar listesinde ilk beşten hiç düşmeyen, kahveli instagram fotoğraflarının vazgeçilmezi olan Sabahattin Ali'nin ölümsüz eserlerinden tabii ki de Kürk Mantolu Madonna'yı, bu bahar üçüncü kez okuyup en sonunda hakkında bir şeyler yazabileceğim. Tahmin ediyorum mayıs gibi yayınlamış olurum.
Ayrıca halen devam etmekte olan "Dalga" bir nevi kendi yetilerimi denediğim test alanına dönüşüyor. Son süreçte çok düşündüm ve yazı yayınlayamadığım geçtiğimiz ocak ayında üstüne çok durdum. Bu şekilde kurgu ve olay örgüsü konusunda kendimi geliştirmeyi planlıyorum. İleride yazacağım ilk ciddi iş için ön ayak görevi görüyor.
Bu yaz dolu geçirmeyi istediğim bir seyahat programı hazırlamaya çalışıyorum kendime ve gezip görülecek yerler arasında sırasıyla Tahran(Tebriz)-Bakü-Beyrut en muhtemel adaylar arasında. Hepsi olmasa bile en az ikisini gidip görmeyi düşünüyorum. Bakü ile uzun zamandır tanışıklığımız olsa da hiç şimdiki gözlerimle bakamadım şehre. Hem benim gördüğüm zamanki ile arasında büyük farklar oluştu bambaşka bir klasmana girdi şehir. Anılarımı tazelemeye ihtiyacım var. Tahran ise benim memleketim sayılır esasında orası da kişisel gelişim açısından ben ve ön yargılarım için güzel bir fırsat. Beyrut zaten çok özel, daha gidip görmeden şehir hakkında söyleyebileceklerimi buraya sığdıramam öyle de bir niyetim yok zaten. Esas noktaya gelirsem bu gezilerimi yine klavyeye dökmek istiyorum. Öncesinde seyahatname niteliği taşıyacak bir eser düşündüm ama bu benim için ütopik olur sanırım. Onun yerine sıradan gezi yazıları olacak gibi duruyor. Seneye belki "Dalga" biterse oradan kazandığım deneyimlerle kaliteli başka projeler de çıkarabilirim.
Şiirlerim ise tamamen anlık gelişen ve tek gecelik maceralardan çıkan sonuçlar oluyor. Onlarda yine aynı sıklıkta gelmeye devam edecek diye umuyorum. Şiir yazarken bayağı memnun kalıyorum.
Son olarak ise bu sene 15. si düzenlenen Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat yarışması, "Deneme" dalında yazılar kabul ediyor ben de bu fırsatı kaçırmayıp katılacağım. Muhtemelen onun hazırlıklarına da yakında başlarım. Yarışmanın bitimine doğru buradan okuyabilirsiniz diye umuyorum. Kazanmak için değil zaten yalnızca üşengeçliğimi kırmak için bu işe gireceğim.
Yazının başında uzun tutmak istemiyorum tarzı bir ibare kullanmıştım ama pek beceremedim sanırım :)
28 Aralık 2015 Pazartesi
Duyu
Mevsimler şarkı söyler duyamazsın
Martılar seni konuşur bilemezsin
Rüzgar tenini okşar hissedemezsin
Martılar seni konuşur bilemezsin
Rüzgar tenini okşar hissedemezsin
7 Aralık 2015 Pazartesi
Karmaşık Duygular: Anlamak
Sonunu, potansiyelini, ulaşabileceği seviyeleri bilmeme rağmen bu yazıya başlamak ve onu yaşamak istiyorum. İster toy ister telaşlı harflerle olsun fark etmez çünkü bu oyunu oynamayı seviyorum. Her seferinde kendimi kandırmaya fütursuzca bayılıyorum. Bu konuyu daha önce de işlemiştim ama farklı bir tarzdaydı. Beklentileri kaybetmiş olmanın verdiği özgüvenin beni nasıl özgürleştirdiğini ve yazarken hiçbir kaygı duymayışımı... Ama bizim renkli dünyamızda işler farklı, renkli ve gerçek dünyamızda... Orada kaygılar, şüpheler ve karşılığı beklenenler var. Bu da papucumun özgürlüğü anlamına geliyor.
Dünyamızın baş tacı iletişim fasılları; birbiri ardına pişmanlıklar, hatalar getiriyor ve umursama durumunuza göre bunun bir hata olup olmadığına karar veriyoruz. Sorunları çözmek için çoğu zaman "Artık çok geç" oluyor ya da başka şansınız kalmıyor. Kendimi sana bile daha iyi anlatabilirdim, bu paragrafa daha iyi başlayabilirdim sana çok daha layık olabilirdim anlıyor musun? Hiç yakınlaşamadan, kendini anlatamadan karşındakini kaybediyorsun. O kadar klişe ki ne dediğimi anlaman için kafanı yormana bile gerek yok. Bu nedenle doğduğumuz andan beri sırtımıza yüklenmiş hiç istemediğimiz bir sorumluluk gibidir insan mühendisi olmak. Yazının başlığında olduğu gibi "Anlamak" mıdır hayatın kendisi? Karşıdakinin size geçmiş güveninin bir yansıması olarak verdiği o son şansı, bu anlamsızlığı en kısıtlı imkanlarla ve tüm şartlar sizin aleyhinize dönmüşken kurtarmak gibi midir kimi zaman... Belki de bu yüzdendir söyleyemediğimden dolayı acı duyduğum onca şey. Çünkü o hayatımın en kritik iletişim fasıllarından biri ve daha iyisini yapabileceğimin ihtimali bile beni üzer. Var olanı da yok etmek istemem. Hayatımdan bir kadını daha bu risk için çıkarmak istemiyorum. Tutunduğum insanları, motivasyonum olan duyguları neden çıkarayım. Onlarda aynısını bana yaptığı için bunları söylemekten çekinmiyorum. Sevgi için sevgiyi sonuna kadar savunuyorum ve insanların iltifatlarından kaçmak için çoğu zaman, yaptığımda lehime olacak şeyleri bile yapmaktan vazgeçiyorum. Ben zaten hep kaçıyorum, hayattaki pek çok şeyden. Herkesin dünyanın merkezi ben mişim gibi davrandığı anlardan. Samimiyetsiz iltifatlar, alkışlar, borçlanmalar, sırt sıvazlamalar...
Bu sefer duygularım henüz taze hissedilmişken gelip yazayım istedim. Aynı benim arada uğradığım bu taslak sayfası gibi o da arada sırada uzaklaşır gerçek mevsimlere. Solunabilir havaya, üşünebilir rüzgarlara, basılabilir kaldırımlara... Huzursuzluk duyuyorum ama ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzluk bu. Kulaklarım çınlarcasına duyduğum... Zamanla anlıyorum unutulmuşluğun dürtmesi olduğunu. Öyle öğrendim en büyük zayıflıklarımdan birini ve alışamayacağım hiçbir gidiş yok bu hayatta. Nasıl unutabilirim ama nasıl? Neden böyle bir gaflete düşerim? Daha önce hiç dönmeyeceği konusundaki büyük yanılmam, en büyük utancım, o da mı bu evrilmemin bir parçasıydı. Bilincim bunu bana direkt bildiremez, o beni yönetemez ama yapabiliyor, illaki yapabiliyor. Bak bana nasıl fısıldadığına işte bu huzursuzluk onun kendisi ve bir çeşit savunma mekanizması. Senin için kendi içimde, istemeden hazırladığım bir savunma mekanizması...
Sana yazabileceğim her şeyi yazmış gibiyim. Ama öyle mi bitmişti son yazım. Dedim ya en çok kendimi kandırdığım bu amansız oyunu seviyorum diye. Beni aklayan bir ukalalıkla yazıyorum bunları ve özür diliyorum. Kabul etmeyişini duymak için özür diliyorum. Ne gereği var aynı şeyleri tekrarlamaya. Farkındasın farklılık katmaya çalıştığıma. Artık her seferinde ağzımdan okumasan bile eminsin sahip olduğum duygulara... Cevabını bildiğin soruları sormayı bıraktığın an büyüdük, biz büyüdük, birlikte büyüdük. Öğrendik, önce emeklemeyi sonra yürümeyi. Hakikat ne? Hak ettiğimiz ne? Hiçbirini bilmiyorum. Bu işin sonu nasıl bitecek onu bile bilemiyorum. Sonsuza dek böyle devam edebilirim sırf daha kötü olmasın diye iyi olandan feragat edebilirim. Öldüğümde mutsuz bir adam olmaktan çok, yarı mutlu olmayı isteyebilirim. Çünkü o kadar zayıfım, o kadar korkağım. Bu tarifsiz acı ve ızdıraba hayat boyu katlanabileceğim umudu ileride beni başka yöne yontabilir. Aynı senin ilerisi için bana söz veremediğin gibi. "Belki" dediğin gibi... Ama seni yargılamıyorum, sorgulamıyorum bir şeyler kanıtlamaya çalışmıyorum. Durumlar var, bazı durumlar ve karmaşık duygular var. Bay Olympus var ki karmaşık duygular da var.
Seninle şöyle karşılıklı oturup ta konuşamadık. Önce kaçıracağımız sonra alışacağımız gözlere bakamadık. Buradan daha özgür yerlere kaçamadık. Bunun bir adı yok, olmak zorunda da değil. Normalleşmek zorunda değil, hepsi gibi olmak zorunda değil. Söz veremesem bile eski deneyimler gibi hiç değil. Var mı bunun eşi benzeri? Bizim gerçekliğimizde veyahut tutsaklığımız da var mı?
Şunu bilmeliyim, ondan vazgeçmesi için tek başına bir sebep değilim. Alternatifsiz veya rakipsiz değilim ama tam olarak ne için rekabet ettiğimizi anlamış değilim. Ya da kaçmak, benden bile kaçmak... "Bile" miyim onu bile bilmiyorum. Merak etmek, öğrenmek... Ama soramam, yapman gereken buysa bile beni üzmemek için vereceğin cevapları hak etmediğimden soramam. Bunlar yakınmalarım değil ola. Mızmız bir çocuk olsam sürekli şikayet edip dursam ve beni kandırsan. Beni delirten doğrularımı benden arındırsan. Bunlar durumlar ve duygular. Karmaşık olan duyguların anlamdırılmayı beklediği durumlar. Senden imkansızı istemenin ve dile getirmenin en makul yolu bu sanırım.
Dünyamızın baş tacı iletişim fasılları; birbiri ardına pişmanlıklar, hatalar getiriyor ve umursama durumunuza göre bunun bir hata olup olmadığına karar veriyoruz. Sorunları çözmek için çoğu zaman "Artık çok geç" oluyor ya da başka şansınız kalmıyor. Kendimi sana bile daha iyi anlatabilirdim, bu paragrafa daha iyi başlayabilirdim sana çok daha layık olabilirdim anlıyor musun? Hiç yakınlaşamadan, kendini anlatamadan karşındakini kaybediyorsun. O kadar klişe ki ne dediğimi anlaman için kafanı yormana bile gerek yok. Bu nedenle doğduğumuz andan beri sırtımıza yüklenmiş hiç istemediğimiz bir sorumluluk gibidir insan mühendisi olmak. Yazının başlığında olduğu gibi "Anlamak" mıdır hayatın kendisi? Karşıdakinin size geçmiş güveninin bir yansıması olarak verdiği o son şansı, bu anlamsızlığı en kısıtlı imkanlarla ve tüm şartlar sizin aleyhinize dönmüşken kurtarmak gibi midir kimi zaman... Belki de bu yüzdendir söyleyemediğimden dolayı acı duyduğum onca şey. Çünkü o hayatımın en kritik iletişim fasıllarından biri ve daha iyisini yapabileceğimin ihtimali bile beni üzer. Var olanı da yok etmek istemem. Hayatımdan bir kadını daha bu risk için çıkarmak istemiyorum. Tutunduğum insanları, motivasyonum olan duyguları neden çıkarayım. Onlarda aynısını bana yaptığı için bunları söylemekten çekinmiyorum. Sevgi için sevgiyi sonuna kadar savunuyorum ve insanların iltifatlarından kaçmak için çoğu zaman, yaptığımda lehime olacak şeyleri bile yapmaktan vazgeçiyorum. Ben zaten hep kaçıyorum, hayattaki pek çok şeyden. Herkesin dünyanın merkezi ben mişim gibi davrandığı anlardan. Samimiyetsiz iltifatlar, alkışlar, borçlanmalar, sırt sıvazlamalar...
Bu sefer duygularım henüz taze hissedilmişken gelip yazayım istedim. Aynı benim arada uğradığım bu taslak sayfası gibi o da arada sırada uzaklaşır gerçek mevsimlere. Solunabilir havaya, üşünebilir rüzgarlara, basılabilir kaldırımlara... Huzursuzluk duyuyorum ama ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzluk bu. Kulaklarım çınlarcasına duyduğum... Zamanla anlıyorum unutulmuşluğun dürtmesi olduğunu. Öyle öğrendim en büyük zayıflıklarımdan birini ve alışamayacağım hiçbir gidiş yok bu hayatta. Nasıl unutabilirim ama nasıl? Neden böyle bir gaflete düşerim? Daha önce hiç dönmeyeceği konusundaki büyük yanılmam, en büyük utancım, o da mı bu evrilmemin bir parçasıydı. Bilincim bunu bana direkt bildiremez, o beni yönetemez ama yapabiliyor, illaki yapabiliyor. Bak bana nasıl fısıldadığına işte bu huzursuzluk onun kendisi ve bir çeşit savunma mekanizması. Senin için kendi içimde, istemeden hazırladığım bir savunma mekanizması...
Sana yazabileceğim her şeyi yazmış gibiyim. Ama öyle mi bitmişti son yazım. Dedim ya en çok kendimi kandırdığım bu amansız oyunu seviyorum diye. Beni aklayan bir ukalalıkla yazıyorum bunları ve özür diliyorum. Kabul etmeyişini duymak için özür diliyorum. Ne gereği var aynı şeyleri tekrarlamaya. Farkındasın farklılık katmaya çalıştığıma. Artık her seferinde ağzımdan okumasan bile eminsin sahip olduğum duygulara... Cevabını bildiğin soruları sormayı bıraktığın an büyüdük, biz büyüdük, birlikte büyüdük. Öğrendik, önce emeklemeyi sonra yürümeyi. Hakikat ne? Hak ettiğimiz ne? Hiçbirini bilmiyorum. Bu işin sonu nasıl bitecek onu bile bilemiyorum. Sonsuza dek böyle devam edebilirim sırf daha kötü olmasın diye iyi olandan feragat edebilirim. Öldüğümde mutsuz bir adam olmaktan çok, yarı mutlu olmayı isteyebilirim. Çünkü o kadar zayıfım, o kadar korkağım. Bu tarifsiz acı ve ızdıraba hayat boyu katlanabileceğim umudu ileride beni başka yöne yontabilir. Aynı senin ilerisi için bana söz veremediğin gibi. "Belki" dediğin gibi... Ama seni yargılamıyorum, sorgulamıyorum bir şeyler kanıtlamaya çalışmıyorum. Durumlar var, bazı durumlar ve karmaşık duygular var. Bay Olympus var ki karmaşık duygular da var.
Seninle şöyle karşılıklı oturup ta konuşamadık. Önce kaçıracağımız sonra alışacağımız gözlere bakamadık. Buradan daha özgür yerlere kaçamadık. Bunun bir adı yok, olmak zorunda da değil. Normalleşmek zorunda değil, hepsi gibi olmak zorunda değil. Söz veremesem bile eski deneyimler gibi hiç değil. Var mı bunun eşi benzeri? Bizim gerçekliğimizde veyahut tutsaklığımız da var mı?
Şunu bilmeliyim, ondan vazgeçmesi için tek başına bir sebep değilim. Alternatifsiz veya rakipsiz değilim ama tam olarak ne için rekabet ettiğimizi anlamış değilim. Ya da kaçmak, benden bile kaçmak... "Bile" miyim onu bile bilmiyorum. Merak etmek, öğrenmek... Ama soramam, yapman gereken buysa bile beni üzmemek için vereceğin cevapları hak etmediğimden soramam. Bunlar yakınmalarım değil ola. Mızmız bir çocuk olsam sürekli şikayet edip dursam ve beni kandırsan. Beni delirten doğrularımı benden arındırsan. Bunlar durumlar ve duygular. Karmaşık olan duyguların anlamdırılmayı beklediği durumlar. Senden imkansızı istemenin ve dile getirmenin en makul yolu bu sanırım.
18 Kasım 2015 Çarşamba
Dalga
Boğuluyorum... Yine yakınlardaki eski kömür fabrikasından yükselen is dumanı rüzgarla birlikte tek göz hücreye dolmuş, ciğerlerime işliyor ve doğduğum andan beri mahkum olduğum sebepsiz iç sıkıntısını hatırlatıyordu.
Durum değerlendirmesi için düz beton duvara özenle açılmış havalandırma deliğine gözümü dayayıp dışarıyı dikizliyor az da olsa ilerideki küs grisi bulutlara ulaşabiliyorum ama ne kadar, bu ne kadar sürebilir ki. Çok fazla kesmeme izin vermeden sert ekim rüzgarı, ıslığı eşliğinde gözümü ısırıyor. İrkiliyorum...
Geriye çekilmem ile birlikte hayallerimin taşıdığı deniz suyunun kokusuyla kendimden geçiyorum. Hücreme dolmaya başlayan köpüklü sudan rahatsız olmuyor tam tersine baştan çıkarışından keyif alıyorum. Ayaklarımı yavaşça sert ve soğuk deniz kumunun içine gömüp, altı metrekarelik bu dipsiz kuyunun içinde şimdi kendi çabalarımla doğrulmaya çalışıyor ve güç bela yarattığım dünyamda gerçekliği doya doya içime çekmek istiyorum. Beni mahkum eden insan yapımı dökme betonların ardındaki plajı gitmeden görebiliyorum, duyabiliyorum ve kokusunu alabiliyorum. O son dalganın gelip yatağımı benden alışını izlerken duyduğum büyük gümbürtülerin kaynağının kumsalın bitimindeki sarp kayalara çarpan güçlü dalgalar olduğunu anlıyor ve korkuyorum. Üstümdeki paçavrayı benden çalmak isteyen ayaza direniyorum ama başlarda ağırdan alan bu şiddetli üşümeye karşı koyamıyorum. Bir şeylerin ters gitmeye başladığını anlamak bu dünyanın mimarı olan birisi için çokta zor olmamalı. Yerin tüm katmanlarını eritip hayal gücümün sınırlarına ulaşıncaya kadar düşüyor ardından sıçrıyorum ama nafile, sırtımda hissettiğim buz gibi zemin dışında tüm algılarım kapalı. Yalnızca oracıkta yatabilirdim ve yatıyorum...
Keskin is kokusu yavaş yavaş kendime geldiğimin ilk işareti olduğu gibi şiddetli baş ağrımın da olağan şüphelisi. Alev alev yanan şakaklarımı sakinleştirmek için kafamı yatağın üstünden soğuk duvara dayıyor bir sonraki bağlanmayı ne zaman geleceğini bilmeden beklemeye başlıyorum. Burada zamandan bol bir şey yok. Önceki yaşamımda üstüme bir yük olarak doğuştan verilen toplum mühendisliği rolünü üstlendiğimden kaynaklı -çok şükür ki mesleğimin doruklarına oynuyorum burada-, başka insanlarla çarçur ettiğim onca zamanı, bir başıma kaldığım bu hücrede insanın zaten kendisinde olan yetileri üzerine ustalaşmaya harcadım. Yıllar geçtikçe ve sizin bildiğiniz ben tükendikçe, asıl olan sizin bilmediğiniz, bilemediğiniz ve asla bilemeyeceğiniz benliğimi yanıma alıp dört duvar arasında var olmayı sürdürerek duymadığım sesleri duydum, tatmadığım zevkleri tattım, görmediğim renkleri gördüm ve düşündüm.
Pekala parasını kazanamadığım, üretemediğim, gelecek nesillere aktaramadığım düşüncelerimin ne önemi vardı ki? Bunların fazla dünyalı istekler olduğunun farkındayım ve benim farklı bir dünyanın insanı olduğumu... Hala geçmiş yaşama dönük izler, hem de tüm bu sindirici hapis hayatıma rağmen. Aynı her sabah yaptığım gibi gözümü o ufak deliğin ilerisinde hevesimi henüz alamadığım toz pembesi hayata ulaşmaya çalışmak gibi. Ah o tavşan deliğini bir geçebilsem...
Fırtına patlak verecek mi yoksa gelip geçici mi diye beklerken, koridordan ilerleyip çelik hücre kapımın altındaki o dar boşluktan gelen buz gibi havanın ayaklarımı kesmesiyle yataktan çıkmanın kötü bir fikir olduğunu anlayıp vazgeçiyor, kapanmaya niyetliler mi diye yokladığım gözlerimden net bir yanıt alamıyorum. İnce sıvası yaralanmış küf tavana bakıp gece vakti düşünülenleri sıralıyorum. Gördüklerimi anlamak? Rüyalarımda kaçıp saklanamıyorum, bilmiyorum. Hatta "gördüklerimin" rüya olduğunu umut ediyor ve öyle istiyorum. Aslında nöbetlerimde gördüğüm kendi bilinçaltımdan başkası değil, ama verdiği duygu müthiş. Sadece hükümlülüğü yaşanır kılmak ve yorgunluğumu alıp götürmekte kalmıyor. Hayır, bu benim içimi temizliyor, bugüne kadar yaptığım bütün hatalarından arındırıyor. Yüreğimdeki bütün acıları yok eden, beni yenileyen, gençleştiren ve bana gücün de ötesinde yaşama arzusu bahşeden bir terapi. Dışarıdaki dünyaya o kadar çok inanıyordum ki, yanında olmayı o kadar çok arzu etmiştim ki, sonunda görmeyi başardım. Duygularımın bu kadar kolay tatmin edilebiliyor olması beni sarsmalı mı? Yoksa duygularım sandığım kadar özel değil mi? Bunların hiçbirinin önemi yok. Hepsi benim kafamda, uyumak için yastığa dayandığımda sesimi taklit edende. Gerçi etrafları tarafından yanlış anlaşılıp, haklarında daima isabetsiz yargılar verilen benim gibi insanların zamanla bu duruma alışmaları bir tarafa, karşı inatla kendini hissettiren gurur ve acının taklidi olabilir bu iç ses.
Ah insanlık... Onlar kendi küçük dünyalarında uyuklarken beni öldürdüler ama bilemediler ki ölülerin erdemi yalnızca kendiyle beslenir. Onlara bir teşekkür olarak şimdi düşünüyorum, tüm insanlık adına fazlasıyla düşünüyorum.
Yarım kalmış bir hikayeyi taslak halinde tutmaktansa yayınlamayı tercih ettim. Sürekli olarak eklemeler yapmaya devam edeceğim.
Durum değerlendirmesi için düz beton duvara özenle açılmış havalandırma deliğine gözümü dayayıp dışarıyı dikizliyor az da olsa ilerideki küs grisi bulutlara ulaşabiliyorum ama ne kadar, bu ne kadar sürebilir ki. Çok fazla kesmeme izin vermeden sert ekim rüzgarı, ıslığı eşliğinde gözümü ısırıyor. İrkiliyorum...
Geriye çekilmem ile birlikte hayallerimin taşıdığı deniz suyunun kokusuyla kendimden geçiyorum. Hücreme dolmaya başlayan köpüklü sudan rahatsız olmuyor tam tersine baştan çıkarışından keyif alıyorum. Ayaklarımı yavaşça sert ve soğuk deniz kumunun içine gömüp, altı metrekarelik bu dipsiz kuyunun içinde şimdi kendi çabalarımla doğrulmaya çalışıyor ve güç bela yarattığım dünyamda gerçekliği doya doya içime çekmek istiyorum. Beni mahkum eden insan yapımı dökme betonların ardındaki plajı gitmeden görebiliyorum, duyabiliyorum ve kokusunu alabiliyorum. O son dalganın gelip yatağımı benden alışını izlerken duyduğum büyük gümbürtülerin kaynağının kumsalın bitimindeki sarp kayalara çarpan güçlü dalgalar olduğunu anlıyor ve korkuyorum. Üstümdeki paçavrayı benden çalmak isteyen ayaza direniyorum ama başlarda ağırdan alan bu şiddetli üşümeye karşı koyamıyorum. Bir şeylerin ters gitmeye başladığını anlamak bu dünyanın mimarı olan birisi için çokta zor olmamalı. Yerin tüm katmanlarını eritip hayal gücümün sınırlarına ulaşıncaya kadar düşüyor ardından sıçrıyorum ama nafile, sırtımda hissettiğim buz gibi zemin dışında tüm algılarım kapalı. Yalnızca oracıkta yatabilirdim ve yatıyorum...
Keskin is kokusu yavaş yavaş kendime geldiğimin ilk işareti olduğu gibi şiddetli baş ağrımın da olağan şüphelisi. Alev alev yanan şakaklarımı sakinleştirmek için kafamı yatağın üstünden soğuk duvara dayıyor bir sonraki bağlanmayı ne zaman geleceğini bilmeden beklemeye başlıyorum. Burada zamandan bol bir şey yok. Önceki yaşamımda üstüme bir yük olarak doğuştan verilen toplum mühendisliği rolünü üstlendiğimden kaynaklı -çok şükür ki mesleğimin doruklarına oynuyorum burada-, başka insanlarla çarçur ettiğim onca zamanı, bir başıma kaldığım bu hücrede insanın zaten kendisinde olan yetileri üzerine ustalaşmaya harcadım. Yıllar geçtikçe ve sizin bildiğiniz ben tükendikçe, asıl olan sizin bilmediğiniz, bilemediğiniz ve asla bilemeyeceğiniz benliğimi yanıma alıp dört duvar arasında var olmayı sürdürerek duymadığım sesleri duydum, tatmadığım zevkleri tattım, görmediğim renkleri gördüm ve düşündüm.
Pekala parasını kazanamadığım, üretemediğim, gelecek nesillere aktaramadığım düşüncelerimin ne önemi vardı ki? Bunların fazla dünyalı istekler olduğunun farkındayım ve benim farklı bir dünyanın insanı olduğumu... Hala geçmiş yaşama dönük izler, hem de tüm bu sindirici hapis hayatıma rağmen. Aynı her sabah yaptığım gibi gözümü o ufak deliğin ilerisinde hevesimi henüz alamadığım toz pembesi hayata ulaşmaya çalışmak gibi. Ah o tavşan deliğini bir geçebilsem...
Fırtına patlak verecek mi yoksa gelip geçici mi diye beklerken, koridordan ilerleyip çelik hücre kapımın altındaki o dar boşluktan gelen buz gibi havanın ayaklarımı kesmesiyle yataktan çıkmanın kötü bir fikir olduğunu anlayıp vazgeçiyor, kapanmaya niyetliler mi diye yokladığım gözlerimden net bir yanıt alamıyorum. İnce sıvası yaralanmış küf tavana bakıp gece vakti düşünülenleri sıralıyorum. Gördüklerimi anlamak? Rüyalarımda kaçıp saklanamıyorum, bilmiyorum. Hatta "gördüklerimin" rüya olduğunu umut ediyor ve öyle istiyorum. Aslında nöbetlerimde gördüğüm kendi bilinçaltımdan başkası değil, ama verdiği duygu müthiş. Sadece hükümlülüğü yaşanır kılmak ve yorgunluğumu alıp götürmekte kalmıyor. Hayır, bu benim içimi temizliyor, bugüne kadar yaptığım bütün hatalarından arındırıyor. Yüreğimdeki bütün acıları yok eden, beni yenileyen, gençleştiren ve bana gücün de ötesinde yaşama arzusu bahşeden bir terapi. Dışarıdaki dünyaya o kadar çok inanıyordum ki, yanında olmayı o kadar çok arzu etmiştim ki, sonunda görmeyi başardım. Duygularımın bu kadar kolay tatmin edilebiliyor olması beni sarsmalı mı? Yoksa duygularım sandığım kadar özel değil mi? Bunların hiçbirinin önemi yok. Hepsi benim kafamda, uyumak için yastığa dayandığımda sesimi taklit edende. Gerçi etrafları tarafından yanlış anlaşılıp, haklarında daima isabetsiz yargılar verilen benim gibi insanların zamanla bu duruma alışmaları bir tarafa, karşı inatla kendini hissettiren gurur ve acının taklidi olabilir bu iç ses.
Ah insanlık... Onlar kendi küçük dünyalarında uyuklarken beni öldürdüler ama bilemediler ki ölülerin erdemi yalnızca kendiyle beslenir. Onlara bir teşekkür olarak şimdi düşünüyorum, tüm insanlık adına fazlasıyla düşünüyorum.
Yarım kalmış bir hikayeyi taslak halinde tutmaktansa yayınlamayı tercih ettim. Sürekli olarak eklemeler yapmaya devam edeceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










