10 Aralık 2014 Çarşamba

İmkansız

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Görmek bile yeterdi.
Bana baktığında büyüyen göz bebeklerini görmek...
Dünya üzerinde daha önce hiç bulunmamış bir rengin tasviri gibiydi.
Henüz çizilmemiş bir portrenin boyanması.
Ona dokunabiliyor, onu duyabiliyor ve koklayabiliyordum.
Kusursuz...
Mükemmeliyetinin bir nişanesi olarak onu nasıl ödüllendireceğimi düşünürken...
En büyük korkularına tanık olmak. Şehvete kapılmak.
Gidişine engel olmamak.
Bir şeyler yapma zamanıydı. Ama benim tek yapabildiğim bir hiç zaten.
Anladım ki
İmkansız...


23 Kasım 2014 Pazar

Karmaşık Duygular: Yaşanmışlıklar

Hayatta tükenmeyen bir şey varsa oda sabahlardır. Evet, bildiğimiz sabah. İster pazartesi olsun ister cumartesi benim için her sabah korkunçtur. Kanım yatağa doğru çekilir gibi olur. Kış ayının etkilerinden olan kuru soğuk yorganın altı hariç her yeri sarmıştır. Önce bu soğuk havaya doğru küçük kaçamaklar yaparım iki üç üşüme sanrısından sonra tekrar yorgana saklanır kendimi büyük kalkışa hazırlarım. Tüm uçuş prosedürleri hazır. Yakıt... tamam, iticiler... tamam. Kalkış için motorlara tam güç ver. Ve bilindik yerden ayrıldık. Cosmos'dayız. Ama durun, yukarı değil aşağı gidiyoruz. Metronun sonsuzluğa inen yürüyen mevdivenlerinden gidiyoruz. Temiz hava yerini ağır rutubet kokusuna bırakıyor. Artık metabolizma bu kokuyu kabul etmiyor, istemiyor. Bir gün belediye başkanı olursam bu şehrin tünelleri çiçek kokacak söz veriyorum. Ve sonra, bir insanın günün içinde en hızlı olabildiği kabine giriyorum. Alarmlar biz yolcular için çalıyor. Kapılarda ölmeyelim diye. İnsanlar görüyorum. Ölü insanlar görüyorum. Sanırım sabahlar onlar içinde pek hayırlı geçmiyor. Bu adam bugün hiç uyanmamış ve eminim gözlerini sonsuza kadar ovuşturmak istiyor. İnsanların suratlarına baktığımda Facebook profil fotoğraflarının nasıl olabileceğine dair tahminlerde bulunuyorum. Sizi sahtekarlar. Hiçbiriniz orada göründüğünüz kadar çekici değilsiniz. Korkunç mahluklar. Duruyoruz. Burası aktarma istasyonu. Sürüler halinde fütursuzca çıkıyoruz kabinden. Şimdi büyük bir seçim yapmalı. Bu, günün ilk seçimi ve belkide gün içindeki diğer tüm olayları etkileyebilecek bir kelebeklenme yaratacak. Yürüyen merdivenleri yürüyerek çıkmak mı yoksa basamakta durup onun seni götürmesini mi beklemek...


Yazı yazmanın dezavantajlarından biri karşı tarafın duyguları istediğiniz gibi alamaması. Bu, yazar için büyük kaygıdır. Örneğin siz. Bu yazımı okurken nasıl bir hareketlenme oluyor içeride çok merak ediyorum. Benim bunları yazarken ki duygularımı tahmin edip onun adabına göre okumanız gerekiyor. Bu tüm yazılarda bir zorunluluktur. Eğer okuyucu bunu başaramazsa yazarın istediği şekilde algılayamaz. Mesela benim bu cümleyi kurarken şu anda çok kibirli veya çok sakin olduğumu tahmin edip ona göre okumak tamamen okurun kontrolünde. Ben yazının genelinde çok sakin bir tavır takınmışken okuyucu bunu büyük bir heyecan içerisinde okuyabilir. Ya da en azından benim de kendisiyle aynı şekilde heyecanlı olduğumu düşünebilir. Buraya on tane küfür yazsam onları nasıl okursunuz? Çok hiddetli bir şekilde mi yoksa usulca mı? Ya ben o küfürleri ederken biraz ironik olsa da çok adaplı bir üslup kullandıysam? İşte bu önemsiz gibi görünse de aslında çok önemli olan detay tüm bu yazının değerini sizin gözünüzde büyük değişimlere uğratabilir.

On beş sene Newton fiziğini öğrenmekle geçirdiğin, kalanında sana bütün gün kravatla gezebilme yetkisi veren bu hayatta emekliliğinin sonunda seni ne bekliyor biliyor musun? Alzheimer. Bu adamın atası on bin yıl önce avcılık yapıp karnını doyururken şimdi tok kalabilemek için bütün gün nefret ettiği o iğrenç patronunun çizmelerini yalamak zorunda. Ne zamandan beri bu büyük aptallığı yaptığımızın farkında mıyız? Bizim doğamızda öldürme dürtüsü var. Biz toplayıcılık ve avcılık yapan mağara duvarlarına taşlarla resimler kazıyan nesildik. Ne oldu da bir anda bir mucize binlerce memeli hayvanın içerisinde sadece bizim türümüzün baskın olmasına izin verdi. İnsana göre evrimleşemeyen tüm canlıların yok olduğu nesle nasıl geldik. Tanıdığım bir adam demişti ki "İnsan ırkı üzerinde yaptığım araştırmalarda aslında sizin memeli olmadığınızı keşfettim Bay Anderson. Çünkü doğadaki her memeli bulunduğu ortama ayak uydurarak yaşamını sürdürüyor. Siz bunu yapmıyorsunuz. Siz bir yere yerleşip bütün oradaki kaynakları tüketene kadar ürüyorsunuz. Sonrasında yapabileceğiniz tek şey ise başka bir yere göç etmek. Bu şekilde yaşayabilen bir canlı daha var. Virüsler."


İnsanlığın egosunun tavan yaptığı yer bu dünyanın gerçek olmadığına koşulsuzca bağlanması ve yine tüm bu kusurlu dünyayı hak etmediğini düşünmesidir. O yüzden en büyük korkular dinleri ve şeytanı yaratmıştır. Ve yine insan egosu ateizmi yaratmıştır. Varlığı tartışmak için soru sormak yeterlidir ve bu kadar cevapsız soruyla karşı karşıya olmak insanı yalnızlaştırır. Hatta bu yüzden öfkeliyiz oldukça öfkeliyiz. Bu öfke bilimi yarattı. Bilim kararını verdi; bu işler insan beyninin algılayabileceğinden de öte. Sınırları olmayan uzay değildir, insan beyninin ta kendisidir. Genişleyen şey uzay değil beynimizin duvarlarıdır. Zaman akışkandır bükülebilir, yavaşlayabilir ve hatta durabilir. Başka bir evrende zamanın tersten akmadığı ne malum? Sigaranın dumanı sigaraya asla geri dönmez veya ketçap ile mayonezi karıştırdığınızda onları bir daha asla ayıramazsınız. Ya da aslında yanlış olan evrenin dağılış özelliği göstermesiyse. Uzayın genişlemesi devam ediyor ve bu genişleme bittiğinde tüm bu zamanın geri akmasına ne engel olabilir ki. Aslında yanlış bir akışı izliyorsak. Anlayamadığımız, göremediğimiz ve duyamadığımız dördüncü bir boyutun olduğu bu evrene ne kadar güvenebilir ki insan. Varlığından emin olmadığı başka boyutların olma olasılığı varken. Eğer zaman, büyük patlamayla birlikte yaratıldıysa. Bu, büyük patlamadan öncesinin olmadığına mı işaret eder. O zaman tanrı zamanın ta kendisi midir? Peki ya yerçekimi? Yerçekimini uzayın kan damarları olarak düşünebilir miyiz? Öyleyse karanlık madde nedir? Hiçlik siyah mıdır? Siyaha, hiçliği betimleme yetkisini veren nedir? Sorular... Sorular... Ve daha çok soru... Yalnız olan fok balıkları değil insanoğullarıdır.

11 Kasım 2014 Salı

Karmaşık Duygular: İtiraf

Eskiden tanıdığım iyi bir adam demişti ki "İnsan en iyi yalnızken sosyalleşir". Ben de burada, bu ücra köşede kendi kendime sosyalleşme çabası içindeyim şu an. Bu harika!

Uzun zamandır bu tarz bir yazı yazmak aklımın hep ucundaydı ama bir türlü elim klavyeye gitmedi işte. Yazamayacağımı düşünüyordum. Şimdi bir kez daha öğreniyorum ki önemli olan başlamakmış. Kafa dolu olunca tek yapman gereken emretmek. Senin sonsuz itaatkarın olan beynine emretmek. Benim için adeta bir kaçış aracı olarak gördüğüm bu blogda hele de şuan "Karmaşık Duygular" yazı dizisi altında bir şeyler yazma ihtiyacı hissettiysem, bu yazmayı gerçekten özlemiş olduğumu gösterir.

Bazen durgunluk dönemlerim olur her yazarda olduğu gibi. İlham perilerini bekler. Ekranın beyaz ışığı gözlerimi acıtır gecenin karanlığında. Sayfa harfler ile doldukça şenlenirim. En iyi gecem en çok yazdığım gecedir her daim. Ama biz basit insanlarız sonuçta. Sadece gördüklerimizi yazarız. O yüzdendir ki en çok gezen hep en çok bilendir. Bir nesneyi sadece harflerin aydınlatacağı kadar hayal edebilmek ile o nesnenin tam içinde bulunmak onu görmek, koklamak, dokunmak, hissetmek çok farklı şeylerdir. Sen ne kadar hayal edersen et sayfanın pürüzlü yüzeyi tüm bu olanların kurmaca olduğunu getirir insanın aklına. Başkalarının hayatını okumak, başkalarının düşüncelerini öğrenmek, başkalarının düşüncelerinde hayat bulmak. Ama gezmek görmek öyle midir?


Durumlar vardır. Pek çok durum. Yazı yazmaya iten şeyde budur zannımca. O yüzden Bay Olympus çok iyi bir gözlemcidir. Normal insanların göremediği şeyleri arar. Onların asla bakamayacağı açılardan bakmaya çalışır. Ağaca baktığında ağaç görmez. Onun dallarını, yapraklarını, kabuklarını ve üstündeki kuşları görür yalnızca. İlgisini çekmeye çalıştığı insanları her daim inceler. Onu çok kısa süreler aralığında görebilse bile. O beş saniye yada on saniye eğer isterse on saat gibi gelir ona. Zamanı yavaşlatır kendince. Çünkü bilir ki zaman bükülebilir, hissedilebilir. İlgisini çekmek istediği insanlara yakınlaşamaz. Yakınlaştığını sansa hatta arada milimetreler bile olsa sonucu getiremez. O sihirli kelimeleri söyleyemez. Çünkü korkuyor. Bir kez daha hata yapmaktan çok korkuyor. Hatalarının bedelini acıyla ödedi. Kan, nefret ve terle.

En çok sevdiği, en çok özlediği şeyi aptallığının sonucu kaybetti. O yüzdendir ki şimdiki hayatını pişmanlıklarla sürdürür. Onu bir kez olsun görmeyi ne çok isterdi. Bir saniye bile yeter. Hatta sesi, tek kelime konuşması bile yeter. Ellerine dokunabilmek. Onun bedeninin sıcaklığını hissedebilmesi için çok yakın olmasına da gerek yoktur. Bu umudun onu yitip bitirdiğini göre göre vazgeçmemekte kararlıdır. Çünkü bilir ki en büyük düşmanı artık kendisidir. Ben en sert yumruğumu kendime attım. Kendi kendime zarar verdim. Ve en büyük pişmanlığımla yaşamaya mecbur bıraktım kendimi. Özür kafi gelir mi? Bu büyük hatayı nasıl düzeltebilir. Her gün bunu düşünür durur. Yaptığı tek şey düşünmektir zaten. Soyutsallıktan bir şeyler elde edilseydi kendisi şuan peygamberdi.

Hayata dair son motivasyonunu gelecek kaygısı uğruna kaybetmiş ihtiyar bir adamın rolünü üstlenmiştir. Kendi alter egosuyla verdiği savaş, zaten yorgun olan bedenini iyice ölüme yaklaştırmıştır. Artık seçim yapamaz hale gelmiştir. Onun için tüm olasılıklar mevcuttur. Tüm olasılıkları deneyebilseydi keşke. Ama o mümkün kılmaktan öteye gidemez.


Keşke hayata sıfırdan başlayabilseydi. Her insanın dilediği bu basit dileği diledi şimdi. Onun derdi tüm hatalarını düzeltmek değil zaten. Hayatını baştan aşağı değiştirmiş olan hatayı düzeltmek. Uzay maymunları kadar umursamaz bakabilse keşke hayata. Bir kez olsun küçük şeylerde aramak zorunda kalmasın mutluluğu. Kötü giden hayatındaki tüm hataların farkında olsa da bunları düzeltmek için adım atmaya yeltenebilse. Tüm tabulardan ve tüm yalanlardan uzak. Özgür ve özgün. Onun aradığı yaşantı bu. Çıkmaz sokaktan önceki son kavşağı görebilse keşke. Kurtarıcısını beklemek yerine kendi kendini kurtarsa. İmkansızı, zoru başarsa.

Güzelliğin şehvetine kapılmadığım bazı zamanlarda aklıma geliyor. Güzel olan her şeyi yok etmek istiyorum. Bir düzene bağlı olanı. Düzgün çalışanı. Etrafındaki her şeyden daha etkileyici görüneni yok etmek istiyorum. Kusursuz olan her şeye lanet okuyorum. Herkesin istediği o acınası yalanı kurşun yağmuruna tutmak istiyorum. Bu nedendir ki hiçbir zaman iltifat beklemem. Hatta bana iltifat edilmesinden hoşlanmam. Doğum günü partilerinden, hediyelerden, sürprizlerden nefret ederim. İyi bir şey yaptıysam ve ödüllendirmem gerektiği düşünüyorsanız bunu elle tutulur şeylerle yapmayın. Onlar basit insanların işleri. Onlar aptal değer yargıları olanların işleri. Daha kendi kendini yönetmediğinin bile farkında olmayanların, egosu uğuna can veren binlerin işleri. Aptal değer yargılarınızdan ve kağıt parçalarına tapan beyinleriniz yerin dibine girsin.


Keşkelerin insanı olmasa keşke. Şuan hissettiği mükemmel duyguları hiç utanmadan buraya aktarabilse... Yapabilse... Yine kendi cümleleri altında ezildi. Önüme baktığımda sadece çaresizlik görüyorum. Ve hala buram buram umut kokusu geliyor burnuma.

Ben ve arkada çalan fon müziğim sizlere veda ediyor...

Gülebiliyorsa delirdiğindendir...

21 Ekim 2014 Salı

Ulaşılamayan

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Sesi bile yeterdi.
Kayıp bir orkestranın...
Yarım kalmış bir senfoniyi tamamlaması gibiydi.
Henüz bestelenmemiş bir müziğin kilometrelerce uzaktan duyulması. 
O muhteşem saçlarını, ellerini, gözlerini görebiliyordum.
Yanımdaki oturuşunu, varlığını hissedebiliyordum.
Ama onu bilmiyordum...
Onu bir bütün olarak bilemiyordum.
Merak, öğrenmek...
Bir şeyler söyleme zamanıydı. Ama benim tek yapabildiğim susmak zaten.
Sadece susabilirdim...
Ve sustum...


22 Eylül 2014 Pazartesi

Büyük Çöküşe Giden Yol 2

Serinin ilk yazısının devamı niteliğinde olan bu yazıda, günümüz Türkiye ekonomisinin karmaşık mantığından bahsettim. Ufukta görünen mali krize doğru nasıl yol aldığımızı okuyacaksınız. Ama şunu belirmeden geçemeyeceğim. Ben ekonomist değilim ve bu işin okulunu falanda okumadım. Bunlar her sıradan vatandaşın araştırıp ulaşabileceği sonuçlardır. Krizin geldiğini ön görmek için uzman olmak gerekmiyor. Bunu kabul etmeyenler zaten kendini kandırdığının farkında bile değildir.

Arzu öyle bir şeydir ki hiç doymak bilmez; birçok insanın hayatı arzuları doyurma yollarını aramakla geçer. Aristoteles

Hükümetin sağladığı "Ekonomik istikrar çok uzun vadeli" kafası, 2001'den beri değişime uğramayan Derviş modeli ekonomi artık bunların süresi doldu. Bu güven havası öyle ki geçtiğimiz seçimlerde siyasilerin hiçbiri neredeyse hiçbiri ekonomiye dayalı propaganda yürütmedi. Programlarında en ufak yer vermedi. "IMF'ye olan borçları sıfırlardık" dan ileri gidemeyen bir söylemler silsilesi. Özelleştirmelerden gelen sıcak parayla sıfırlanan bir borç. Bu başarı değildir. Bu göz boyamadır. İşte bu rahat kafa bugünkü tüketime dayalı ekonominin temelini oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz stagflasyonda krize neden olabilecek kredi ve emlak balonları da enflasyon dalgalanmasın da boğulan tüketim canavarı toplum sayesinde oluştu. Bakınız tüketime dair son veriler.


Tüketim ekonomisi yada tüketime bağlı büyümenin sürdürülebilir bir yanı yok. Üretimden beslenen bir büyüme şart. Çünkü üretim ekonomileri kontrol edilebilirler ve dış etkenlerden daha az etkilenirler. Tüketim ekonomileri dış finansmana bağlıdır. Yani dış finansman kaynağı olurda kesilirse büyüme düşer. O yüzden günümüz şartlarında hükümet yabancı yatırımcılara kapıyı sonuna kadar açtı. Cari açık endişesi artık ekonomimizin vaz geçilmezi. Gelişmiş ülkelerde de olduğu gibi tüketimden beslenen bir büyüme yerine üretimden beslenen bir büyümeye geçmemiz gerekiyor.
Orta gelir tuzağını da hala aşamadık. Kriz olursa bundan zenginler veya fakirler etkilenmeyecek en çok orta kesim etkilenecek.


 Sürekli yükselen Dolar karşısında değer kaybeden Türk Lirası enflasyonu etkiliyor. RTE ne kadar baskı yapsada faizde düşürülemiyor çünkü faiz düşünce cari açık etkileniyor, bankalar kar yapamıyor, dış borçlanma ve özel sektör borçları artıyor. Özel sektör borçları önemli çünkü bu borçlar Koç, Sabancı gibi büyük holdinglere ait. Ekonomiyi ayakta tutanlar, bu büyük başlardır.
Faiz yüksek olduğundan dolayı kredi balonu şişiyor bu da hem yatırım ve üretimi hem de tüketimi düşürüyor. Yüksek faiz yüzünden kredi alamayan tüketim canavarları konut satışlarının düşmesine yol açıyor. Tabi büyük şirketlerimiz daha da zengin olma tutkusuyla talepten fazla konut yapıyor inşaat balonu şişiyor. Ve tüm bunlar ekonominin yavaşlamasına neden oluyor. Anlayacağınız tam bir paradoks içindeyiz. Şu çıkarım yapılabilir. Krizden kaçabilirisiniz ama asla saklamanazsınız.

 
2008 krizinden bu yana küresel anlamda da çok fazla önlem alınmadı. Yani kriz, stagflasyonun Türkiye'yi bitirmesini beklemeden küresel anlamda da yaşanabilir. Bunun tabikide yaraları daha zor sarılır. Hem de 2008 den daha ağır olur. FED'in sıcak para akışını sağlaması Türkiye'nin bir nebze daha böyle devam etmesini sağlayabilir. Yıl sonunda doların 2.30, mart-haziran arasında da 2.50 yi bulması bekleniyor. Merkez bankasının bu olaya faiz arttırarak cevap vermesi hatta cevap vermek zorunda olması. En geç 2016 yılında ülkeyi çok ciddi ekonomik daralma bekliyor. Böyle bir ortamda emlak veya inşaat balonu patlarsa bunun adı daralma değil kriz olur. Yine Bank Asya konusunda olduğu gibi. Normal ülkelerde yaşanmayan bir başka olayda hükümetin kendi eliyle bir bankayı zarar ettirerek batırmaya çalışmasıda diğer bankaların ödeme yollarında risk yaratabilir. Zaten borç batağında olan bankacılık sektörünün çökmesi direk olarak krizdir. Ki banka kurtarmanın maliyetine hiç girmek istemiyorum.


İşsizliğin artması ve üretimin düşmesi, resesyon ve enflasyondaki kötü gidişatın aynı anda yaşanması stagflasyondur. Normal şartlar altında ekonomi kuramında işsizlik ve enflasyon ters orantılıdır. İstihdam dolayısıyla üretim ne kadar fazlaysa işsizlik o kadar az olur. Milli geliri artan, üreten bu ülke ekonomisinde toplam talep toplam arzı geçecek ve enflasyon olacaktır. Gelişmiş ülkelerdeki fiyatları ve vergileri düşünün. Her zaman yüksektir çünkü alım gücü de yüksektir. Fakat Türkiye'de durum farklıdır. Cari açık yüksektir istihdam yüksek değildir, işsizlik ortalamamız çoğu gelişmiş ekonomiden fazladır ve fiyatlar genel düzeyinde artış mevcuttur.


Son olarak en basit yorumla şunu söyleyebilirim ki. Hükümetin genel seçim öncesi ekonomide reform yapması şart. Ve yine umuyorum ki muhalefet partileri, ekonomideki bu durağanlığı kendi lehlerine kullanabilirler ise oy oranlarını bir nebze olsun arttırabilirler.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Varolmayan

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Kokusu bile yeterdi.
Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku.
O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu.
Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum.
Bu şeklide yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... "Hey, nasılsın?" dedi.
Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten.
Sadece gidebilirim...
Ve gittim...

24 Ağustos 2014 Pazar

Ahlak Erozyonu

Günümüz Türkiyesi'nde doğru bilinen tüm gerçekler değişmeye başladı. Ülkeyle bağlantılı giden hayatlarımız, siyasetin ülkeyi değiştirmesi neticesinden etkileniyor. Özellikle şu son dönemde halkında politikaya olan ilgisinin artması ve bireylerin politikayı önemsemeye başlaması aslında siyasetçilerin sadece ülkeyi değil bizleri de değiştirmeye başlamasıyla sonuçlandı. Artık savunduğunuz değerlerin lideri, sizin hayat koçunuz oldu. Yapmanız ve yapmamanız gerekenleri size onlar söylüyor. Tehlikeli olan, bu söylemlerin istekten ziyade emire dönüşmesinin algılanamaması. Söylemlerin emire dönüştüğünü anlayamayan topluluğun kendine ve ülkesine nasıl zarar verdiğini, kişiliğinin ve benliğinin nasıl değiştiğini ve bir lidere nasıl güç sunduğunu incelemek istedim bu yazımda. Yaklaşmakta olan Yeni Türkiye'yi benim doğrularımla açıklayacağım. İnanmak ve inanmamak yine siz okuyucunun elinde.

İnsanı insan yapan en önemli özellik ahlaktır. Kişiliğin vazgeçilmezi, erdemli bir şahsın olmazsa olmazıdır ahlak. Peki nedir bu ahlak erozyonu? Size şöyle anlatayım. Kişiliği bir tarla gibi düşünün, ahlakta bu tarlada bulunan verimli toprak oluyor ve bir gün yağmur, hiç yağmadığı kadar sert yağıyor. Tutunamayan o verimli toprak akıp gidiyor güzelim tarladan. Olan yine gariban çiftçiye oluyor, bir daha ekim yapamıyor. Bu benzetme, günümüzde yaşamak zorunda kaldığımız çoğu şeyin asıl nedenidir. İnsanlar bu erozyonu yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar.

Türk toplumu, Cumhuriyet'in ilanından beridir sürekli değişimlere maruz kaldı. Kimi zaman dış etkenler, kimi zaman bir felaket bazende siyasi revizyonlar. Sonuç olarak 1923'ün kemik yapısı Kemalist, Laik toplumun azınlık haline geldiği günümüze kadar geldik. Ama bunun bir önemi yok. İster Kemalist ister muhafazakar olun, bu ahlak erozyonuna maruz kalmayacağınız anlamına gelmez. Empati kurarak iki tarafında durumunu anlamaya çalıştım. Kemalist güruh da olduğum için suçu tek tarafa yükleyebilirdim ama yaşadım ve deneyimledim ki aslında hep üstüne yüklendiğim ve suçladığım muhafazakar kesimden farkımız kalmamış.

Türkiye'de insanların siyasi ideolojileri genelde aileden gelir. Benim ailem kemalist düşünceden geliyordu. Ne kadar bu kararı ben verdim desemde eğer ailem farklı şeyler düşünseydi ve bu fikirler eşiğinde büyüseydim yine aynı mı olurdum bilemiyorum. Sonuçta bana öğretilen ve benim öğrendiklerimden en mantıklı bulduğum buydu. Geçmişe ve seni yaşatanlara sadakat. Ataya sadakat veya uzuna sadakat. Taraf farketmiyor. Bu sadakat ince bir çizgi. Körü körüne bağlılık ve yeni fikirlere her daim açık olmak arasında ince bir çizgi. Türk toplumunun bu kadar ayrışmasındaki temel sorun bence buradan geliyor. Kimse birbirini hiç anlamıyor anlamak istemiyor. Birbirimize o kadar uzağız ki. Hele bunu siyasi koz olarak kullananlar yok mu. İşte onlar sağ olsun gün geçtikçe zaten ayrı olan toplum daha da ayrılıyor. İnanın bu yazıda Laik ve muhafazakar diye bizi ikiye ayırmak zorunda olduğum için kendimden iğreniyorum.

Sınırların bir bütün gibi göründüğüne aldanmayın aslında her renk birbirinden farklı üç ülkeyi gösteriyor.

Kimseyi inandığı şey için suçlamak istemem. Ama sadece inananları. Artık kendi liderine tapanların mekanı oldu ülke. O yüzden suçlayayım bir zahmet. Bu ülkede herkes faşisttir. Bu çok net bir söylem. Faşizmin ne olduğunu çok iyi biliyorum. İster gezici olun ister uzuncu ama kendinizden utanın tabi utanma yetiniz hala yerinizde mi bilemiyorum. Bu ülkeyi Tayyip bu hale getirdi diyebilirdim. Ki iki ay önceki yazımda direk Tayyip'i suçluyordum. Ama sorun tek taraflı değil. Yeni deneyimleme fırsatı bulduğum şeyler sağolsun değiştim. Bizde uzun adama yardımcı oluyoruz. Beraber ayrıştırdık biz bu yollarda hiç merak etmeyin. Türkiye'nin Kürt halkı için bir çözüm sürecinden önce kendisi yani Türk halkı için bir çözüm süreci üretmesi lazım.

Taraflar kendi içlerindeki dayanışmayı ve bağlılığı arttırdıkça, liderlere olan sadakat topyekün artmaya devam ettikçe, siyasilerde zemin hazırladıkça bu iş iç savaşa kadar gider. Ki Gezi Parkı olaylarının parkı korumaktan öteye giden durumu tamda budur. Benim düşüncem doğru veya onların ki yanlış demiyorum. Evet ne kadar benim doğrum Kemalizm ise onların ki de artık adı her neyse o. Herkesin kendince doğruları var. O adam parkın yerine topçu kışlası yaptırmak istiyorsa bu onun doğrusudur. Geziciler buna karşı toplanmışsa buda onların doğrusudur. Yani elbette Tayyip şuçlu ama bunu üstüne basa basa söylemekle bir yere varılmıyor. Ben bu yazıyı baştan sona 'Tayyip ve yandaşları kötüdür AK Partiyi yakın' tarzı fikirlerle doldursaydım bu iş bir yere varmazdı. Benim varmak istediğim nokta bir şekilde insanların birbirini anlamaya çalışması. Bu nasıl olacak bilemiyorum ama çözüm bu. Ne zaman at gözlüklerinden kurtulup empati kurmaya farklı düşüncelere açık olmaya başlarsak o zaman belki birbirimizi anlamaya başlarız. Tabi tek taraflı demiyorum bunu yukarıdaki o haritada bulunan ve üç rengi temsil eden tüm güruhların yapması lazım.

Son olarak, ahlak erozyonundan korunmanın tek yolu bu ülke ve insanlarından uzak durmak. Çünkü siz istesenizde istemesenizde bu bilinçsiz kaosun içine bir şekilde sürükleniyorsunuz. 

Tarlanızı nadasa bırakmayın.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Devrik Lider

Kendimi, çoğunun diktatör dediği ama aslında yıllardır bu küçük ve yalnız ülkesinde halkıyla huzur ve refah içerisinde yaşamış, fakat siyonist emeller uğruna sahte vaatlerle kandırılan ve silahlandırılan halkına karşı savaşmak zorunda kalmış bir nevi ülkesini savunmaya çalışıp sonunda yedi düvelin çizmesi altında ezilmiş ama tüm bu olanlara rağmen canından çok sevdiği ülkesinden kaçmayıp savaşarak onurlu bir şekilde ölmüş olan devrik lider gibi hissediyorum.

9 Haziran 2014 Pazartesi

Karmaşık Duygular: Farkındalık

Bildiğim bir şey daha var. Bizim ortak gayemiz her an bencillik peşinde olmamız. Her dakika, her saniye. Tamamen kendimize odaklı yaşıyoruz. Bebekliğinden beri bunun için eğitildin. Diğerleri sana öğütler ve emirleri boşuna yağdırmadı. Hepsi senin iyiliğin için ama sadece SENİN iyiliğin için. Hayali düşmanları yaratmadan gerçek düşmanları yarattın. En büyük düşman kendi algın, kendi vurdum duymazlığın, kendi egon. Hani herkesin kabul ettiği bir gerçek vardır, insan ilk eğitimi aile ortamında alır. Ailesi neyse kişide odur derler. Tamam, sıkıntı yok gibi ama aslında bir sorun var. Onlar sana tüm bu eğitimi müthiş bir seviyede olan koruyuculuk hissiyatı içerisinde verdi. Zararlı seviyedeki bir koruyuculuk. Belki de egonun kaynağı budur. Sana verilen bu ilk eğitim hayatında vereceğin tüm kararları etkiliyor. Sonuçta, hayatının çoğu zamanını şu an en mutlu insan kim veya en zengin insan kim diye düşünerek geçiren ben değilim.



Şimdi Twitter, Facebook hesabını aç ve bak. Orada herkes bir şeyler yazıyor. Bu insanlar ne yapıyor böyle. Neden sürekli bir şeyler yazıyor. Neden yazdıklarını sen de benim kadar iyi biliyorsun. Tek bir amaçları var oda dikkat çekmek. Kendi kişiliğini ve varlığını başkalarına kanıtlamak için. "Ben aslında göründüğüm gibi değilim daha farklıyım." diyebilmek için. Fark ettin değil mi? Profil fotoğrafları en iyi fotoğrafları veya en çok dikkat çekmek istedikleri fotoğrafları. Yazılanlar, paylaşılanlar tüm bunların hepsi kendini daha iyi göstermek için. İnsanların senin ne kadar iyi, çekici, cömert, komik, çılgın ve akıllı olduğunu bilmesini istersin. Benden kork ya da bana saygı duy. Ama lütfen benim özel olduğumu düşün. Bu ilgi çekme süreci sürekli gerçekleştiği için artık önemsiz gibi görünebilir ama bence büyük bir psikolojik sorun. Yeni çağın getirdiği bir hastalık mı yoksa içimizde aslında asırlardan beri hep olan ancak şimdi kendini göstermeye başlayan mı tartışılır. Peki neden? Sanal hayatı bir kenara koyarsak gerçek hayatta hiç mi ilgi görmüyoruz. Günlük yaşantımızda bir eksilik hissediyoruz ki akşam eve geldiğimizde bunları yazma zorunluluğu hissediyoruz. Bu neye benziyor biliyor musun? Afrika'da milyonlar susuzluktan ölürken, susamadığın halde su içmeye. Beğenilme bağımlısıyız. Bilinçaltının en derinlerinde en hassas noktasında saklanıyor bu bağımlılık. Psikologa gittiğinizde de aynı şeyi yaparlar, sorunun kaynağını bulmak için derinlere inerler geçmişe giderler. Çünkü büyük acılar ve kusurlar en derinde saklanır hep, sen onları bulamayasın diye. Karar verme yetisinin sadece geçmiş deneyimlere bırakılmış olması kimi zaman zararlı olabiliyor. İşte bundandır ki çoğu zaman kurduğum cümlelerin altında ezilip kaldım.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Büyük Acılar Çabuk Unutulur

Her gün her saat durmaksızın olaylar gelişir. Kimi önemsizdir, kimisi hayret verici ve bazıları var ki insanı en derinden etkileyen. Belki bizi etkilemekle kalmaz sadece, hayatlarımızı değiştirir. Yitirilen canlar, ders olsun diye değiştirir yaşayanların ruhlarını, hayatını. Bedeli ödenemez ölümün; kader, kaza yada ihmal...
Ruh bir kez ayrıldı mı kapkara bedenden, sonrasında yapılanların önemi kalır mı hiç. Ne kadar yas tutarsan tut geri dönemezler artık sen önlem almadıktan sonra, o karanlık ve uzun tünelden. İnsanoğlu, yaptığı hatalardan her ders almayışında bedel katlanarak artar. Mühim olan kader söyleminin gölgesinde kalmaması hataların. Bu sefer örtpas edilmesin, bu sefer aklanmasın suçlular, tekrarlanmasın acılar. Sıradanlaştırmak, görmezden gelmek günaha ortak olmaktır. Büyük sorumluluklar taşıyan beyaz yakalı adamların, sorumluluklarını yerine getirmesidir tek dileğimiz. Siyaset, rant, hırs, kin, nefret giremesin bu seferlik, suçlularla adalet arasına. Unutulmasın yitip giden canlar. Gölgesinde kalmasın başka olayların bu büyük acılar. Bizlerin yediği tekmelerin tokatların hiçbir önemi yok alışırız nihayetinde zamanla ama ne olur unutulmasın bu vahim olay, bu vahim cinayet.

8 Nisan 2014 Salı

Karmaşık Duygular: Yeniden Doğuş

"Karmaşık Duygular" yazı dizimin ön sözü olan "Yeniden Doğuş" ile karşındayım. Peki sence nedir bu yazı dizisini diğerlerinden ayıran, tabii ki de adına da yakışır bir şekilde belli bir konu ya da düzen oluşturmaması. Kısa ve öz olacak olan bu yazılarda amaç okuyucunun beynini allak bullak etmek içinden çıkılmaz paradokslara sokmak veya bir nebze bile olsun düşünmesine ön ayak olmak. Okudukça anlayacaksın ki art arda sürekli uyarıcılar geliyor. Yani beynimdekileri kusacağım hatta seninle biraz oyun oynayacağım. Oyunumuzu oynarken sana yardım edeceğim ancak şunu söyleyebilirim ki seni öyle güzel besleyeceğim ki onları aldığın zaman senin akıllı benim aptal olduğumu sanacaksın. Sana saçmalık gibi gelebilir. O yüzden daha okunabilir olsun diye mantıklı saçmalamaya özen göstereceğim. Yazılarımı okuyanların sayısının bir elin parmaklarını geçmiyor olması ve sayfa görüntülenme sayımın haftada en az dört gün sıfır çekiyor olması da bana ayrı bir özgürlük tanıyor. Yazılarımın hiç okunmuyor olmasını gurur verilesiymiş gibi anlatmama bakma. Elbette bu övünülecek bir konu değil ama ben bu işe başladığım da bunların olacağını göze alarak başladım. Blogun hiç okunmayacağını zaten biliyordum. O yüzden hayal kırıklığı yaşamıyorum. Yazdıklarımı filozoflar yazsaydı şimdi bu kelimeler hepimizin ağzında dolanıyor olacaktı ama sakalımız mı var ki dinleyenimiz olsun. Belki de bunun nedeni hastalığımdan kaynaklanıyordur. Ne mi o hastalık, düşünceleri ifade etmeye yetişememe hastalığı. Bu blog bir ihtiyaçtan ötürü doğdu. Yazı yazarken diğer zamanlarda olduğumdan daha soğukkanlı oluyorum. Boş konuşmak bana zarardan başka bir şey değil. Ama sende durumlar tam tersi değil mi :) Ağzın kafana oranla çok büyük aptal çocuk.

19 Mart 2014 Çarşamba

Utanıyorum

Bu yazıyı son zamanlarda utanç duygusunu yitirmiş hayvanlara adıyorum.

Yazıma başlamadan önce bazı şeylerin oturması lazım onlardan ikisi utanç ve ahlak. Utanç duygusu ahlaki değerlerin en başında gelmiştir her zaman. Utanç aynı zamanda kontroldür bizi insanlaştıran bir kontrol. İstem dışı saldırganlık, mantık dışı istekler, bencilce hareketler hayvanlığımızın doğasında var olanlardır. Bir diğer yüzümüz olan insanlığımız sayesinde beyin bu gibi sapkın dürtüleri hapseder yada en azından hapsetmeye çalışır.  Peki ya hapsetmezse?

Değer yargılarımızdan biri olan ahlak, kazanılması süreç alan bir lütuftur. Bebeklikten yetişkinliğe erişinceye kadar süren bir süreçtir. Siz, altmış yaşındaki bir adama ahlak dersi veremezsiniz değil mi. Zaten o gerekli yapıya ulaşmış hatta başka yeni yetmelere örnek olmaya başlamıştır. İşte bu utanç kavramına sahip olmak için yeterli ahlak seviyesine ulaşmış belli bir yaşa gelmeniz gerekmektedir. Ama hayat her zamanki gibi bizi şaşırtıyor. Doğru bildiğimiz yanlışları gözlerimizin önüne seriyor. Yüksek yaşına rağmen bu seviyeye ulaşamamış biri hala o sapkın dürtülerini hapsedemiyor.

17 yıllık kısa ömrümde bende herkes kadar insan tanıdım. Kimini uzaktan tanırım, kimini ciğerine kadar bilirim. Ama bazıları vardır ya hiç görmezsin, konuşmazsın, hatta onun yakınında bile hiç bulunmamışsındır ama onu çok iyi tanırsın ve anlarsın. İşte bu yukarıdaki tanımlara uyan birini tanıyorum hemde tam 13 yıldır. Aslında sadece ben değil; ben, sen, o, biz, siz, onlar hepimiz biliriz onu. Bu yazıyı yazmamdaki asıl amaçta onu eleştirme ihtiyacı duyduğumdandır.



Kim bir kişiyi, bir kişi karşılığında olmaksızın veya yeryüzünde bir fesata karşılık olmaksızın öldürürse, muhakkak ki o bütün insanları öldürmüş gibidir. Kur’an-ı Kerîm 5:32 

Aslında çocukluğundan beridir süregelen ve gerekli olan ahlak ve utanç seviyesini yakalayamayan bu adam içten içe çürümüş bir hastaya dönüşmüştü. Peki Gezi Parkı olayları ne miydi? İşte hasta adamın yarasına basılan bir tuz misaliydi. Yıllardır elinde taşıdığı bombadan habersizdi "Polise emri ben verdim, ben!" dediği anda kendi korkularına yenilerek çekmiş oldu bombanın pimini. O günlerde sağa sola "Bunlar provokatör, oyuna gelmeyin" gibi söylemlerinin içinin tamamen boş olduğunu yakın zamanlarda ortaya çıkar Muammer Güler'in ses kaydı bize gösteriyor ki olayların en büyük provokatörü o şahsın ta kendisidir. Hatta korkudan evinden bile çıkmaya cesaret edemeyen kölelerine yönelik "%50'yi evde zor tutuyoruz", "Onlar yüz bin topladıysa ben bir milyon kişi toplarım" dedikten sonra Kazlı Çeşme'de yaptığı gövde gösterisi bence provokasyonun en büyüğüydü. "Camiye ayakkabılarıyla girdiler, içki içtiler", "Benim türbanlı bacıma saldırlar" gibi söylemlerine hiç girmiyorum bile. Gezi olayları dolayısıyla hayatını kaybeden insanların ölümündeki en büyük sorumlu ve benim, kendisiyle en çok bağdaştırdığım (diktatörden sonra) lakap olarak "katil" yakıştırmasını uygun bulurum.
Onlar için din bir amaç değil, araç. 

İnsanlığın en hassas noktasını rant için kitleleri kontrol etmek için kullanmak en az kul hakkı yemek kadar günahtır. Günah sevap meselesini açacak olursak ki eğer, bunların öteki dünyada yatacak yerleri yok zaten. Cehennemde onlar için sekizinci katı çıkıyorlar merak etmeyin. Zaten mükemmel olan Müslümanlar değil İslamdır.

Bugün Abdullah Gül bir açıklama yapmış "Dış komploya inanmıyorum bu üçüncü dünya söylemidir." Şu kelime inananın çok önemli. Cümlenin içeriği bakımından değil, söylenme amacı açısından. Diktatör oldukça yalnızlaşan ve şizofreniye yakalanan, yanındaki adamlar içinde çekilmez oluyor. Abdullah Gül ikili oynuyor, sadece o değil hatırlayın bu tarz ikili oyunları dershaneler olayı ilk patlak verdiğinde Bülent Arınç'da oynamıştı. Gezi olaylarında da yine Abdullah Gül, diktatörün aksine sükunet çağrısı yapmış "Artık evinize dönün." tarzında bir tweet atmıştı. Ya cidden araları açılıyor ve birbirlerine medyayı kullanarak mesaj gönderiyorlar yada bu ona katlanmak zorunda olduklarına dair bir iç çığlık. Bu şahıslarda biliyor ki diktatör şahsın bir süreden sonra kontrolü tamamen kaybedeceğini. Tabi tüm bunlar yalnız sözde kalıyor ve söylemden ileri gitmiyor. Yanlış anlamayın benim Cumhurbaşkanını savunduğum falan yok. İkisi de aynı görür ancak aralarında bir fark var, biri şizofren diğerininse aklı hala yerinde. Gördük internet yasasındaki iki yüzlülüğünü, tavrını. Kendini nasılda kullandırttı. Bu ülkede fiilen Cumhurbaşkanı yoktur.

17 Aralık bir darbe girişimi değil tam tersine aydınlanma çağının başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu değil açgözlülüğüdür. Bize gerçekleri gösterenin cemaat olmasının vahimliğini bir yana bırakırsak kelimelerle veya istatistiklerle tarif edilemez bir hainliktir. Bu ülke hiç bu kadar haini bir arada görmemiştir. Bugün Reza ve saz arkadaşları serbest ise bunun bir nedeni var oda beş yıl sonra hepsinin müebbet hapse mahkum edileceğidir. Yolsuzluk anlaşmaları yaparken telefonu 'selamun aleyküm' diye açıp 'Allah'a emanet ol' diyerek kapatan, bakara suresine makara deyip dalga geçerken kahkahalara boğulup hala dini bütün olduğunu savunan insanlar. Bu ülke, bir zamanların en büyük karaktersizinin yüce divanda yargılandığı ve bir daha hiç çıkamayacağı demir parmaklıkların ardına geçtiğini görecek. Çünkü diktatörler ölür ama halk asla.

Utanıyorum neden mi? Çünkü bu ülkenin bir vatandaşıyım. Utanıyorum çünkü bu topraklarda doğdum, büyüdüm ve bu topraklarda öleceğim. Düşünemeyen insanlarla aynı yaşamı paylaştığım için utanıyorum. Hala vergi verdiğim, okuduğum için utanıyorum. Montumun cebinde elli kuruş bulduğumda sevindiğim için utanıyorum. Bunları yazmak zorunda hissettiğim için utanıyorum. Bizi yok sayan, hakkımızı yiyen, bizden çaldıkları parayla insanları öldürdükleri için utanıyorum. THY başkanının tek telefonla Dubai'de okuyan kızı için İTÜ'de kontenjan açtırdığında onun adına da ben utanıyorum. Vatan toprağını karış karış satana da ben utanıyorum.

Az sonra kullanacağım cümleler için isterseniz bana faşist diyebilirsiniz çünkü bunu hak ediyorum. Ben insanım onlarda insan. Bizlerde insanız onlarda insan. Bana bu tecrübeleri erken yaşımda kazanmamı sağlayan %50'ye, kırk üç yıl boyunca beklememe gerek bırakmadıkları için teşekkür ediyorum. Hayatımı artık nasıl yaşamam gerektiğini, onur, şeref, namus nedir onu öğrendim. Bugün Türkiye'ye en çok zararı kendini insan yerine koyan hayvanlar verdi. Utanç ve Ahlaka varamayan onlar için söylenecek başka sözüm kalmadı.

Bir tüneldeyiz, tünelin sonunda da ışık var. Ama ışığın özgürlük mü olduğunu yoksa üstümüze hızla gelen tren mi olduğunu bilmiyoruz. Tünelin sonunda özgürlük olduğu umudunu sürdürdükçe, karanlıkta bile olsa yürümeye devam edeceğiz. Yeter ki bu umudumuzu kaybetmeyelim.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Büyük Çöküşe Giden Yol

Bu sefer ki yazımda diğerlerinden biraz farklı olarak, ciddi ve zor bir konuyu ele alıyorum. Türkiye'nin hatta dünya ekonomisinin 2008 mali krizinden sonraki değişimini ve gelecekteki hali.

Dünya insanın ihtiyaçlarını giderebilir, aç gözlülüğünü değil. Mahatma Gandhi

Paranın bizim yerimize düşündüğü bir dünya hatta dahada ötesi bizi kontrol ettiği, bize sahip olduğu bir dünya. O, tüm otoritelerden daha baskın, daha güçlü. Uyuşturucu yada sigaradan daha büyük bir bağımlılık. O her yerde. Her pantolonun cebinde, her beynin, tüm hayallerin içinde. Taptığımızı ve hatta kölesi bile olduğumuzu inkar ettiğimiz şey. Ondan korkuyoruz yeri geldiğinde onu kullanarak korkutuyoruz. Bize tüm kapıları açar, imkansızı mümkün kılar. Artık paranın satın alamayacağı hiçbir şey kalmadı. Tüm kontrol onda. Neden mi? Çünkü bizler aç gözlüyüz.


Kapitalizmin bile yeterli gelmediği bir toplumuz. Belkide tüm sistemin gerektiği gibi işlemesine izin versek, bazı şeyleri oluruna bıraksak iyi kötü bir şekilde idare edebiliriz ve tüm bu krizler, iflaslar olmayabilir. Ama Kapitalizm'i bile kullanmasını bilmiyoruz, daha fazla hayır o da yetmez daha daha fazlasını istediğimizden, sistemi eğip büküyoruz olmaması gerekenleri yapıyoruz. Yine bu kötülüğün ucu her zaman ki gibi dönüp dolaşıp bize zarar olarak dönüyor. Gelelim neticeye:


Yukarıdaki grafik mali kriz öncesine kadar olan ABD'deki sınıfların gelir artışını gösteriyor. En fakir olan %20 lik birinci gruptan en zengin olan %1 lik kısma kadar. Bu grafik bize krizin neden ortaya çıktığını açıklar nitelikte. Burada önemli olan %1 lik süper zengin kısmın gelir artışı ile ortalama vatandaş olan üçüncü ve dördüncü grup arasında büyük fark. %200 ün üstündeki bir artışla %50 linin altında kalan artışın arasındaki dev uçurum. Bu dev uçurum son 5 yıla gelindiğinde o kadar derindi ki orta kesim, en üst kesimin ürettiği malları alamaz duruma geldi. Bu durum zengin olan kesimin gelirlerinin düşmesine neden oldu. Geliri arttırmanın tek yolu orta kesimin paraya yeniden ulaşmasıydı. İşte bu sorun, tüm kötülüklerin anası olarak kabul ettiğim kredilerin yaygınlaştırılmasıyla (özellikle mortgage) çözüme kavuşturulmuş oldu. Geliri olmamasına rağmen krediler ile borçlandırılan orta ve alt kesim, bu borçları ve taksitlerini ödeyemeyince bir eylül sabahı tüm kazancı riskli kredilerden ibaret olan büyük Amerikan bankaları ve sigorta şirketlerinin batmasıyla sistem resmen çökmüş oldu. 


Banka kurtarmanın ABD'ye toplam maliyeti 1.7 trilyon $ dır. Yani kişi başına 6.000 $.

FED'in piyasaya verdiği mali destek:


Bugün Dolar ve Euro'da ki yükselmeler son mali desteğinde artık yeterli gelmediğinin işaretidir. Krizin Türkiye'yi teğet geçtiği söylemlerinin nedeni de piyasa akan bu bol ve ucuz paradır. Ancak piyasaya akan bu para tam çözüm değil aksine sadece geçici çözümdür. Bugün İspanya, İtalya, Yunanistan, Portekiz ve İrlanda'nın kalkınabilmesi için beş yıllık borç ihtiyaçları 1 Trilyon 545 Milyar €'dur.

Dünya milli gelirinden kim ne kadar pay alıyor?

Bu tabloda göze ilk çarpan şey ABD yerinde sayarken Çin ve Hindistan'ın yaptığı büyük atılım. Ekonomik odağın batıdan doğuya kayışı. Ama asıl dikkat edilmesi gereken son üç sıradaki ülke. 1985 de Kore'den ve Endonezya'dan fazla paya sahip olan Türkiye 2010 yılında ise maalesef bu iki ülkenin gerisinde kalıyor.

En büyük ekonomiler:

İşte bir örnek daha; on yılda dört sıra birden yükselen Çin ve onunla birlikte yükselen doğu ülkeleri ve gelişmekte olan Brezilya. Avrupa ülkelerindeyse listeden düşen İspanya, düşüş yaşayan Almanya, İngiltere ve İtalya.

Goldman Sachs'ın tahminine göre on iki sene içinde Bric-ülkeleri ekonomik güç bakımından G-7 ülkelerini geçecek.

Gayrisafi yurt içi hasıla 2009 ve 2050 arasındaki değişim:

Türkiye'nin büyüme hızı yavaş kalıyor. 2009 da bir alt sıramızda olan Endonezya, eğer tahminler tutarsa 2050 de bizim dört sıra üstümüzde yer alacak. 2009 da ilk yirmide dahi olmayan Nijerya ve Vietnam ise dikkat ederseniz hemen altımızda. Amerikan rüyası son buluyor. Batılı beyaz üstün adamın devri artık bitiyor. Çin artık öyle bir yere geldi ki onun büyüme hızı arkasından gelen Hindistan, Rusya, Brezilya, gibi ülkeleri de direkt etkiliyor. Yani Çin ne kadar hızlı büyürse takipçileri de onun kadar hızlı büyüyecek.


Son yıllarda yanlış planlanmış ve içi şişirilmiş ekonomimizdeki büyüme oranındaki düşüşü görüyorsunuz. Cumhuriyet tarihinin ortalama büyüme oranı %5.0 dır. AKP hükümetinin 2002-2010 arası ortalama büyüme oranı %5.2 dir. Yani gördüğünüz gibi hükümetin ekonomiyi çok iyi yerlere taşıdığı, ekonomik olarak çok çok büyük adımlar atılıyormuş gibi gösterilmesinin içi boş. Eğer ki orta vadeli plan tutarsa 2002-2014 arası büyüme oranı ortalaması %4.9 a yani Cumhuriyet tarihinin altına düşecek.

Yıllık büyüme hızı:

Ülkemiz hala refah bakımından çok alt sıralarda. Okuma yazma bilmeyen 3.8 milyon, ilkokul ve altı mezunu 28.5 milyon insan yaşıyor. Eğitim zaten başlı başına ayrı bir sorun. 2009 yılındaki Pisa testine göre altmış beş ülke arasında yapılan araştırmada Türk çocukları eğitim bakımından fen bilimleri dalında kırk üçüncü, matematikte yine kırk üçüncü, okuma yeterliliğinde (okuduğunu anlama) kırk birinci sırada yer alıyor. Bu insanlar mı bizi dünyanın en büyük on ekonomisi içine sokacak. 432 ton demir ihracı karşılığında 1 cep telefonu ithal edebiliyoruz. 2.088 tır krom ihracatı karşılığında ancak 1 tır aşı ithal ediyoruz.

Zenginleşmiyoruz, olduğumuz yerde sayıyoruz.

2002 yılından bu yana yapılan özelleştirmelerden gelen parayla IMF'ye olan borcumuzu sıfırlayan hükümetimizin 12 ay içinde dışarıya ödememiz gereken 163 milyar $ borçtan haberi yok sanırım. Bu borcun %90'ı özel sektöre aittir.


Teşhisi doğru koyamıyoruz. Sorunları görmezden geliyoruz. Seçimsel rant her şeyi altına üstüne getiriyor. Gerçekleri görmemiz engelleniyor. Yolsuzlukta kullanıldığı iddia edilen paranın miktarı için 120 milyar $ gibi rakamlardan bahsediliyor. Ülkenin ekonomi bakanı kolunda kendisine hediye edilmiş olan 700 bin TL değerindeki saatle dolaşıyor. Devletin bankasının genel müdürünün evinde kutu kutu paralar çıkıyor. Hayatımda ilk defa 200 TL lik banknotları bu adam sayesinde gördüm. İçişleri bakanının oğlunun 1 Trilyon değerindeki paraya 3-5 kuruş dediği bir ülkede yaşıyoruz. Başbakanının Urla'da 3 adet havuzlu villasının olduğu, oğluyla beraber TÜRGEV adı altında bir ihale mafyasını yönettiği, oğlunu ifadeye çağıran savcıları tehdit eden, yargının bağımsızlığını hiçe sayan kuvvetler ayrılığına uymayan bir başbakanın yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Hayallerimizdeki Türkiye bu mu?

12 Şubat 2014 Çarşamba

Hayatıma Yön Veren Filmler

İzlediklerim değil, izlediklerimden iyi olanlarının listesidir, bolca kült film içermektedir. Belli bir sıra yoktur ve zamanla eklemeler yapacağım.

Catfish (2010)
Truman Show (1998)
Le scaphandre et le papillon (2007)
Slumdog Millionaire (2008)
Shutter Island (2010)
The King's Speech (2010)
The Bourne Ultimatum (2007)
Donnie Darko (2001)
Sin City (2005)
Platoon (1986)
The Sixth Sense (1999)
Into the Wild (2007)
V for Vendetta (2005)
Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998)
Gravity (2013)
The Elephant Man (1980)
3 Idiots (2009)
Scarface (1983)
Der Untergang (2004)
Full Metal Jacket (1987)
Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
Requiem for a Dream (2000)
Oldeuboi (2003)
A Clockwork Orange (1971)
American Beauty (1999)
The Great Dictator (1940)
The Prestige (2006)
Das Leben der Anderen (2006)
Django Unchained (2012)
Back to the Future (1985)
The Departed (2006)
Apocalypse Now (1979)
Intouchables (2011)
Memento (2000)
Saving Private Ryan (1998)
American History X (1998)
La vita é bella (1997)
Léon (1994)
The Silence of the Lambs (1991)
The Usual Suspects (1995)
Se7en (1995)
Matrix (1999)
One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975)
Forrest Gump (1994)
Inception (2010)
Fight Club (1999)
12 Angry Man (1957)
Schindler's List (1993)
Pulp Fiction (1994)
The Dark Knight (2008)
The Godfather (1972)
The Shawshank Redemption (1994)
Revolver (2005)
Ben X (2007)
Midnight in Paris (2011)
Flight (2012)
127 Hours (2012)
Tron: Legacy (2010)
The Machinist (2004)
Moon (2009)
Constantine (2005)
The Green Mile (1999)
Green Zone (2010)
Green Street Holigans (2005)
The Pursiot of Happyness (2006)
Lord of War (2005)
Limitless (2011)
Snatch (2000)
Das Boot (1981)
Moneyball (2011)
The Curious Case of Benjamin Button (2008)
Ocean's 11 (2001)
Inside Job (2010)
Zeitgeist: Moving Forward (2011)
Mr. Nobody (2009)
Fountain (2006)
The Wolf of Wall Street (2013)
Yes Man (2008)
The Lucky Ones (2008)
Apocalypse La 2ème guerre mondiale (2009)
Stay (2005)
Big Fish (2003)
American Psycho (2000)
They Live (1988)
Falling Down (1993)
No Country For Old Men (2007)
Good Will Hunting (1997)
Rain Man (1988)
The Fall (2006)
21 Grams (2003)
Interstellar (2014)
I Origins (2014)
Kein System ist sicher (2014)
Los cronocrimenes (2007)
Black Swan (2010)
Citizenfour (2014)
Detachment (2011)
The Lobster (2015)
Sarmaşık (2015)
Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)
Winter on Fire: Ukraine's Fight for Freedom (2015)
Oslo, 31. august (2011)

17 Ocak 2014 Cuma

Özgürlük

Nefes almak mı? Yaşamak? Belkide kuşlar gibi uçabilmektir. Yoksa demokrasi? Demokrasi midir özgürlük? Düşünmek neden olmasın? Olabilir, mümkün. İşte bu yazıda onu aradım daha doğrusu aramaya çalıştım. Rahatlayın ve arkanıza yaslanın. Sahiden de 'Özgürlük dediğin nedir?'

Doğduğumuz günden bu yana bize empoze edilmeye çalışılan bazı bilgiler vardır. Bunların başında insanın özgür bir varlık olduğu gelir. Özgürlüğün güzel olduğu, onu korumamız gerektiği öğretilir. Ama ben bugün bu kavramı yanlış tanıdığımızı ve tanımladığımızı düşünüyorum. 21. yüzyıl dünyası artık mantıklı ve özgün düşünmekten yoksun olduğundan aslında sahip olduğu özgürlüğün bir yalanlar bütününden oluştuğunu ve kendisiyle beraber tüm insanlığın kandırıldığının farkında değil.

Her şeyin sonunda, özgürlüklerini ayaklarımızın altına serecekler ve diyecekler ki "Bizi köleniz yapın. Ama doyurun." Fyodor Dostoyevski

İnsanlar birbirini yönetmeye başladığından beridir devam eden bir ihtiyaç gibi. Sanırım bu yeni doğan bir bebeğin annesine sıkı sıkı bağlanması gibi bir şey. Sanki o düşünce hep oradaymış ve birinin onu dürtmesi gerekiyormuş gibi. Doğarken beyinlerimizde sevgi,güven gibi kavramlarla doğuyoruz, belkide bu atalarımızdan beridir süre gelen evrimimizin bir parçasıdır. Ama bir şey fark ettim ki insan kendini güçlü hissettiği kadar özgür olabiliyor. Diktatör liderlerin kendilerini korumak amacıyla halkını katletmesi gibi hatta demokrasiler de bile süreç böyle işliyor. Büyük devrimlerin ana düşüncesi özgürlüktür ve devrimlerde kullanılan en büyük araç silahtır. Bunu anlamanız için en güzel örnek Arap Baharı'dır. Bugüne kadar itaat ettikleri liderlere zorla katlanan bu insanlar, batının onlara sağladığı silahlarla kendilerini güçlü hissettiler. Yıllarca bastırılan ve sansürlenen özgürlük düşüncesi bir anda dürtüldü. Belkide kandırıldıklarının farkında değillerdi ama yinede hükümdarlarına meydan okudular. Buradan çıkartacağımız sonuç şudur: Yasalar ve baskıcı rejim korkunçtur. Halkların bu korkularını yenmesi için durumu eşitlemesi yani silahlanması şarttır ve çoğu zaman bedeli kanla ödenir. Unutmamamız gereken nokta 'Özgürlük Vahşidir'.


Soğuk Savaş'ın galibinin belli olmasıyla günümüz dünyasının yeni özgürlük anlayışı 'Demokrasi' oldu. Kısaca tanım yapmak gerekirse 'Demokrasi, insanın kendini en özgür hissettiği sistemdir' denebilir. Bok makinesine dönüşüp, tüketim canavarı oluşumuzdan beri insanlığımızı kaybettik bunun sonucunda şartlar ne kadar kötü olursa olsun kontrolsüz üremeye devam ediyoruz. Yedi milyara yakın insanı birbirlerine kırdırmadan yaşatmak çok zor. Belki sayı daha az olsaydı bu mümkün olurdu. Ancak durum gittikçe kötüleşiyor kitleler büyüdükçe kontrol etmek zorlaşıyor. Sahip olduğumuz insani kavramlar; ırk, dil, din, renk bizi ayrıştırıyor. Bugün hayatta kalmamız için yasalara ihtiyaç duymak zorunda olmak insanlığın kendine yaptığı en büyük ayıptır hatta zekasına hakarettir. Atomu parçalayabilen, Ay'a gidebilen insanoğluna bunu yapmak nedense zor geliyor. Sürekli altına kaçıran bebek biziz, yasalar da etrafı kirletmemizi önleyen bez görevi görüyor. Açgözlülüğümüz yüzünden özgürlüklerimizi bizi yönetenlere satıyoruz. Bir insan düşünün ki soyulmasına rağmen devlete vergi vermeye devam eden. İşte çaresizliğin tanımını buldum. Korkunun getirdiği öğrenilmiş çaresizlik. Her gün kendimizi kandırıyoruz. Her gün kendi kendimizi yönettiğimizi sanmanın getirdiği güvene kapılarak sokakta yürüyoruz. Şu son olaylardan anladığım bir şey varsa oda şudur: Sandık falan yalan, egemenlik, cumhuriyet, laiklik bunların hepsi birer aldatmaca. Tek bir efendi var oda "Para". Liberal ekonomilerde hatta sözde Komünizm ile yönetilen ama bazı kapitalistlerden bile daha kapital olanlarda buna dahil. Bir ülke inşa edin onu ne kadar güçlendirirseniz güçlendirin zayıf bir yanı her zaman vardır. Söz konusu para ise her hükümetin karnı yumuşar. Tüketime, hortuma ve şişirilmiş rakamlara dayalı ekonomimiz kendi kendini yok ediyor. Vergilerin çok yüksek olması cari açığı kapatmanın en kolay yoludur. Tüketime dayalı ekonomilerde cari açık sürekli artar o yüzden dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz. Ekonomik krizin dibine vurmuş olan Yunanistan da kişi başına düşen borç yükü ülkemizdekinden 3 kat daha azdır. Bunun bizim ekonomimiz için bir sorun teşkil etmemesi nüfusun fazlalığından kaynaklanmaktadır. Şizofrenik sultanın sürekli 3 çocuk dayatmalarından birinin sebebi de ekonomik nedenlidir. Türkiye bu şekilde büyümeye devam ederse hiçbir zaman Kuzey ve Batı Avrupa da bulunan refaha yaklaşamayacaktır. Git gide ara eleman ülkesine dönüşüyoruz. Zenginin zenginleşmesi, fakirin fakirleşmesi kapitalizmin doğal nedenlerindendir. Ama biz bunu çok hızlı bir şekilde yaşıyoruz. Yeni, büyük, güçlü Türkiye derken kastettiği aslında ülkemizin Ortadoğu'nun yeni Çin'i olma yolunda ilerlemesidir.


Yani anlayacağınız demokrasinin aslında insana sağladığı şey özgürlük değil köleliktir. İnsanların artık umurlarında olan tek şey aç olup olmadıkları. Mutlu olmaktansa zengin olmayı tercih eder olduk. Vaadler dünyasında bizi kontrol eden, bize sahip olan yapay kavramlar var. Yakın gelecekte düşünmek bile yasak olacak ya da belli bir bedel karşılığı bunu yapabileceğiz. Gazeteciler sadece işini yaptığı için suçlu bulunuyor. Fikir en doğal haktır özgürlüklerin anasıdır. Onların düşünmenizi isteği gibi düşünün hatta bırakın reklamlar sizin yerinize düşünsün. Ay sonunu getirebilecek misin umurumda değil ancak ben son derece sulu, lezzetli, sıcak ve sağlığa zararlı bir hamburgerim, şimdi ayağa kalk ve ne olursa olsun beni satın al.


Olayın biraz daha sosyal ve zihinsel boyutları da var. Örneğin özgürlüğün insan zihninde şekil bulmuş hali. Simgesel olarak beyaz güvercinin tercih edilmesi insanın uçamayan bir varlık olmasının etkisi büyüktür. İnsanoğlu yüzyıllar boyunca kuşlar gibi uçmanın hayalini sürdürdü durdu. Ulaşamayacağımız şeylere inanmak bizi rahatlatıyor. Eminim kuş diye bir hayvan hiç olmasaydı insan uçamamanın eksikliğini hissetmeyecekti.
Öğrenilmiş çaresizlik de günümüzün en büyük psikolojik sorunlarından biridir. Öyle ki kaybedecek bir şeyi olmayan insan tehdit edilemez. Onun tüm baskılara karşı bağışıklığı vardır o yüzden depresyona girenlerin etraflarına saldırmaları, kaybedecek bir şeylerinin olmadığı düşüncesi onları serbestleştirir ve özgür kılar. Bizi ayakta tutan, öleceğimizi bile bile yaşama bağlayanlar sahip olduklarımızdır sevdiklerimizdir. Yalnız insanların ve sorumluluk sahibi olamayanların ölüm korkusu diğerlerine göre daha azdır. Bu bir anlamda da güçtür bizi cesaretlendirir.
Çocukken hangimiz hayal etmedik görünmez olabilmeyi, etrafta dilediğimiz kadar dolaşmayı. O halde özgürlük vahşi oldu kadarda bir o kadar masumdur aslında. Ortada belirli bir kavram var ve herkes görmek istediği gibi görüyor. Ne taraftan bakarsanız bakın gerçekler hep acıdır,acıtır.

Peki ne yapmalıyız?
Önemsiz değer yargılarından arınalım. Güven arttıkça farkındalık azalır. Güvenmeyin, sorgulayın ve sorular sorun. Kendinizi sorgulayın, hükümeti sorgulayın. Güç istiyorsanız sizin gibi düşünenlerle organize olun. Açgözlü olmayın, şehvete kapılmayın. En önemlisi düşünün.

"Düşünüyorum, öyleyse varım." Rene Descartes