11 Kasım 2017 Cumartesi

Mafyatik Bir İç Muhakeme - Once Upon a Time in America

“Bir Zamanlar Amerika’da”, kendisini dünyaya kanıtlamış sinemacılardan Sergio Leone’nin yazıp yönettiği, ustalık dönemi eserlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Eser, üstünden geçen onca yıldan sonra artık “kült” olarak sınıflandırılır halde.

Kısacası New York’un varoşlarında büyüyen bir grup arkadaşın suç dünyasında yükselişini anlatan ama daha çok dostluklarından dem vuran film, ilk olarak alışılagelmişin dışında olan dört saate yakın uzunluğuyla dikkat çekiyor. İzlemeden önce göz korkutan bu sürenin, film sizi içine çektikçe ne kadarda belirginsizleştiğini hissediyorsunuz. Bunda, sizi canlı tutmaya zorlayan kurgusunun önemi çok büyük. Yaptığı uzun flashbackler sayesinde Sergio Leone, hikayeyi farklı zaman dilimlerinde işleyerek, son sahneye gelene dek geçmişi sürekli aklınızda tutmanızı istiyor.


İçeriğine geçmeden önce müziklerinden de bahsetmeden olmaz. Sahnelere kattığı ruh açısından son derece önemli yerlerde kullanılmışlar. Özellikle çocukluk zamanlarında geçen sahnelerde yarattığı rahatlama hissiyle veya daha ileri zamanlarda gerilimi arttırması açısından kullanımı çok yerinde olmuş. Atlanılmaması gereken bir detay var ki Noodles’in New York’a dönüşünden sonraki gittiği mezarlık ziyaretinde mezarın kapısını açmaya başlamasıyla çalan müzik ve Noodles’in etrafına, müziğin kaynağını ararmışcasına bakması beni bir süre olsun şaşırttı. Çekim dışarıdan devam ederken mezarın kapısının kapanmasıyla birlikte müziğin de kesilmesi, bilerek yapılmış bir hamle olmalı ki müziğin filmin bir parçası olması istenmiş ve çok iyi yedirilmiş. Cockeye’nin aynı müziği flütle çalıyor olması da bu tezi destekler nitelikte.

Noodles’in Max ile tanışması ona en büyük dostluğu kazandırdığı gibi mafyalığa adım atmasında da öncü oluyor. Film asıl bu süreçten sonra başlıyor ve yönetmen her seferinde bu dostluğu daha da pekiştirmek için çaba sarf ediyor. Noodles’ın Deborah ile olan daha ilk konuşmasında ona Tevrat’tan okuduğu bölüm aşklarının imkansızlığını anlatırken yine Max’ın onu çağırması sonucu arada kaldığı ve Deborah’ın “your mother’s calling…” sözünün yine benzer başka bir sahnede de kullanılmasıyla bu imkansızlığı adeta gözümüze ısrarla sokuyor. Dostluk ve aşk arasındaki bu kıstırılma hissi iki seferde de Noodles’i Max’ın yanına gitmekten alıkoymaması dikkat çekici. Yine Dominic’in vurulup öldüğü sahnede de onun intikamını alma hissinin, işleyeceği suçun büyüklüğünü örttüğünü ve düşünmeden saldırdığını görüyoruz. Bunun gibi daha pek çok sahne izleyiciyi büyük sona yani ihanete hazırlamak için önayak oluyor gibi. Yönetmen, Max’ın büyük banka soygunundaki doyumsuzluğunu anlatabilmek için tüm karakterleri onu durdurmakla görevlendiriyor. Hatta Noodles kendini de riske atarak polise tüyo verip onu kurtarmayı deniyor ancak bu da Max’in açgözlülüğünü durdurmaya yetmiyor. Sonuçta Max, sadece Noodles’e değil tüm gruba ihanet etmiş oluyor. Bunun, sonradan gelen zenginliğin insanlar üzerinde ne etki yaratabileceğini göstermesi açısından çok değerli buldum. Ve tabii bu konuda gerçek bir yargıya varmak için karakterlerin kişilerine bakmak daha kesin sonuç verir. Mesela Cockeye ve Patsy filme çok fazla etki yapamadan sadece Max’ın tüm çeteyi manipüle etmesinin kurbanı oluyorlar. Bu durumda her “sonradan görme” kişiyi açgözlü olarak sayamayız.
 

Finalde Max, Noodles’in sahip olamadığı her şeye sahip olduğunu kanıtlamak istercesine onunla yüzleşmek istiyor ama aynı sekansta süper egosunun da devreye girip kendini öldürtmeyi planladığını, bunun için de parayı kullandığını ve vicdanen rahatlama ihtiyacı duyduğunu görüyoruz. Ama maalesef Noodles, Max’a yardımcı olmuyor ve onu öldürmemeyi seçerek cezaların en büyüğünü veriyor. Noodles’in binadan çıkıp yürümeye başladığı sahnede Max’ın çöp kamyonunun arkasından geldiğini görüyoruz ancak içine atlayıp atlayamadığını ne biz ne de Noodles göremiyor. Burası biraz izleyenlerin yorumuna bırakılmış. Fakat bu sahne, bilinç çatışmasından bir kaçışın olmadığının tasviri olması açısından son derece acı bir örnek olarak önümüze sunulmuş.

Atlanamayacak bir detay var daha var ki kurgu yeniden Noodles’ın Çin tiyatrosunda afyon çektiği sahneye döndüğünde gülümsemesiyle birlikte jeneriğin girmesi, tüm bu yaşananların rüya olup olamayacağı konusunda bir ikileme sokuyor izleyiciyi ve açılış sahnesindeki telefon sesinin uzunca çalmasından sonra irkilerek uyanmasını da aklımıza getirdiğimizde bu konuyla ilgili kafamızda çokça soru işareti kalmasına sebebiyet veriyor.

Filmde, basın tarafından masum gösterilen sendikaların dahi işlerini halledebilmek için mafyayı kullanması Amerika’daki sosyal bozulmalara dair göndermeler olarak göze çarpıyor. Yine aynı olayda iki farklı gazetenin iki farklı şekilde olayı yorumlamasına ufak da olsa yer ayrılmış.
 

Özel olarak bahsedilmesi gereken bir başka karakter ise Peggy. Kendisi bu filme cinsel bir obje olması için bilerek konumlandırılmış. Sözde Deborah’a olan aşkıyla bildiğimiz Noodles bile onun için yanıp tutuşuyor. İnsanın gerektiğinde temel dürtülerini halletmekte en kısa yola nasıl yöneldiğini gözler önüne seriyor. Hatta Patsy’nin ona vizite amacıyla götürdüğü pastayı, beklemeye dayanamayıp yemesi aynı olayın başka bir açısı. Yemekteki tatmin duygusuyla cinsel hazzın aynı merkezde olduğu ve benzer prensiplerle çalıştığını göstermesi açısından önemli. Pek çok yerde rahatsız edicilik yaratsa bile anlatım açısından cinsellik sıkça kullanılmış. Bunun en cesur hali yönetmenin, zorba bir tecavüz ile mağduru tarafından istenerek yapılmış bir tecavüzü aynı filmde göstermiş olmasıdır. Kuyumcu soygunundaki kadının (daha sonrasında Max’ın sevgilisi olacak olan) bilerek aşağılanmayı ve kendisine vurulmasını istemesi üzerine Noodles’ın soğukkanlılıkla bunu kabul etmesi, sonuçta iki tarafında rahatsızlık hissetmediği bu sahnede hem izleyecilerin hem de karakterlerin ahlaki sorgulamasına başvuruluyor. Aynı Noodles, Deborah’a ulaşamayacağını anladığı anda ona son kez sahip olma kafasıyla soğukkanlılıkla tecavüz ediyor. Burada bir neden sonuç bağlamı kurulabileceği gibi Noodles’in tecavüz eylemini kafasında normalleştirmesinin nasıl gerçekleştiğini de öğrenmek için yeterli bence. Bir başka sahnede Max, sevgilisinin onun işlerinin önünde bir engel teşkil etmediğini ekibine kanıtlayabilmek için en ağır şekilde hakaret edip bağırmayı kadınlara hitabet etmede bir yol olarak görüyor. Noodles’ın sevgilisinin, karşı mafya tarafından acımasızca öldürülmesi gibi sahneler de, zaten filmde sayıları az olan kadınların daha ne kadar karşı cins tarafından ezileceğini düşündürmüyor değil. Cinsiyetçi hakimiyeti normal olarak karşılayan bir toplum resmi çiziyor Sergio Leone.

Son olarak ağırlıklı olarak Yahudilerin oturduğu bir çevrede geçen film mekansal olarak da bu açıdan iyi şekilde desteklenmiş. 30’ların ve 60’ların Brooklyn varoşlarında orada olma hissiyatını izleyiciye yaşatabilmesi açısından önemli.

Dipnot: O eski halinden eser yok şimdi :)

26 Ağustos 2016 Cuma

Duş Başlığında Kaçak Var

Uyanıyorum yavaş yavaş. Ilık duş başlığındaki kaçaktan sızıp zihnime ulaşamadan akıp giden fikirlerimin yasını tutmak adına, uyanıyorum ama yavaş yavaş...

Gözlerinizin önündeyken her şey çok rahat ve temkinli gibi gözüküyor belki de. Ama bu benim altın oranlı kompozisyonum işte. Önemli olanın sizin için yazdıklarımın değil de sizin için sildiklerim olduğunu, biri bunu size söylemeden fark etmeniz çok zor. O nedenle beni okuyan insanlardan beni anlamalarını dilerim. Her yazı bir yeni bunalımın meyvesidir daima. O nedenle her cümlenin kendince farklı anlamları olabileceği gibi ardına gömdüğü, sizin artık çoktan kaçırdığınız başka girişler, başlangıçlar olmak zorunda. Burada yarattığım şeyi ne kadar inkar edersem edeyim alternatif bir vuruşa veya boşalıma sahip olduğunu reddedersem kendimi kandırmış olurum. Yazının bir kimliğe sahip olması, kendi can sıkıntısını ve karışıklığını beraberinde getirir. İlla ki bir gizem olacak ki yazıya üflediğim, şu an kendime itiraf etmek zorunda kaldığım ve bu satırları yazmama yardım eden gerçek, sonrasında beni rahatsız etmesin. Bakın, gördünüz mü? Mesele de bu zaten. Artık burayı tamamen kişisel hassasiyetlerimin kontrolüne bırakmışım. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Başkalarının beni yargılamasını takmayacağımı bildiğim için bu konuda hemen kendi mahkememi kendim kurarım zaten. Ve artık şunun da farkındayım, eskisi gibi olmuyor. Hayatımı baştan aşağı değiştiren yeni bir hevesim var ki buraları bile yok edebilecek kadar tatmin edici ve gerçek. Bu heyecanım biraz geçse belki devam sırasına göre azalan kaygılarımdan sıra buraya da gelecek ve az da olsa yazı yazmaya karşı endişem azalacak ancak, ömrüm boyunca yaşamak isteyip de bugünler gelene dek yaşayamadığım duyguları arayışımın o ağır yükünü boşaltmama yardımcı olsun diye yazdığımı fark edişimin, acı bir gerçek olarak yüzüme çarpması asıl beni kararsız bırakan. Fakat şunu bilmeliyim ki, yıkıntıların arasına kolumu kaptırdığımda nasıl burada ağlamayı başardıysam, kendimi akıntıya kaptırdığımda da mutluluktan ağlamayı fakat yine burada ağlamayı bir şekilde başarmalıyım. Yoksa yakın zamanda emekli olmayı bile düşündüm ancak bir kadına değer verdiğim gibi değer veriyorum bu bloga. İstikrarı sürsün istiyorum, bir gençlik hevesinden öte olsun istiyorum. Daha ne çok şey istemiyorum ki. Sadece acılardan beslenmesin, mutluyum ama bunu öğrensin istiyorum. Burası artık tutunduğum bir dal değil belki, burası artık alternatifsiz değil belki ama hiç yazı yazmaktan vazgeçebilir misin sen? Bunca zamandır bırakmaya çalıştığın izi, yarıda kesebilir misin?

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

İlk kitap inceleme girişimim olan "Aleksandr Soljenitsin - İvan Denisoviç'in Bir Günü" bittiğinde beni son derece memnun bırakmıştı ve hala da yaptığım işin bir nişanesi olarak tekrar tekrar okumamla birlikte, bu yazıyı yazarken de inceleme konseptini hatırlamam açısından bana yardımcı olmuştur.
Umuyorum ki benliğimi fazlasıyla kendine bağlayıp derinden etkileyen bu kitabı incelerken, onun etkisine kapılıp öznelliğin tadını fazla kaçırmam.

Kitabın esas içeriği hakkında konuşmadan önce son dönemlerde popüler kültür ögesi halinde patlama yapması, kitapçılarda çok satanlar bölümünde hiç eksik olmaması, YKY'yi zengin etmesi ve belki de değinmeden edemeyeceğim meşhur, kahveli Instagram fotoğraflarının fazlaca müdavimlerinden biri haline gelmesi benim gibi bu konularda fazla romantik olup, romanın büyüsünün bozulduğu konusunda endişe duyanlar olduğunu biliyorum. Kitabı edinmemeyi bir sosyal kaygı haline getirip de saldırırcasına kitabı eline alan çoğu kişinin de sonrasında hayal kırıklığına uğrayıp "abartılmaması gereken bir balon" şeklinde yorumladığı, oldukça büyük bir güruh olduğunu da yine biliyor ve çevremde sıkça rastlıyorum. Bu sığ yaklaşımlara saygı duyuyor ve olabilir diyorum. Zaten istatistiklerin daima söylediği gibi okumaya son derece ilgisiz olan halkımız için bu yaşananların iyi bir fırsat olduğunu düşünüp duruyorum ve daha fazla mızmızlanmadan asıl işime dönüyorum.


Romanın kendisi ve üzerine kurulduğu kişilik olan Raif Efendi'nin hatıraları, kendi deyimiyle "Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıraların böyle kısa bir zamana sıkıştırılması" zamandan da öte bir kitaba sığdırılması onu daha canlı, daha tesirli kılandır. Hayatının "gerçekten yaşadım" dediği ve doğduğu andan beri mahkum olduğu sebepsiz iç sıkıntısından kurtulduğu üç dört ayına şahit olmak, onun etrafında olup da ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih etmeyen onlarca insana kıyasla daha fazla tanımamıza vesile oldu baştan sona. Kitabı yaşayanın "onun göründüğü gibi olmadığına eminim" inancıyla başladığı serüveninde aslında inadında ne kadar haklı olduğunu, hayatında bir kez olsun bu insanlar neden yaşıyor, hangi hikmet bunları yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor sorularını sormasıyla hem kendi hayatı hem de bizim hayatlarımızı değiştiriyor. Ömürlerinin belli kısımlarında Raif veya Maria olmuş kadın ve erkekleri arıyor. Ya Raif Efendi'yi hiç tanımasaydım? Ya okurken Maria Puder'a aşık olmasaydım? Benim bu kitabı raftan çekip almamın tesadüflüğü ile sıradan bir banka memuriyeti işinin tesadüflüğü arasında ne kadar fark olabilir ki?


Kitap boyunca Raif'i iki farklı şekilde yaşıyoruz hatta bana kalırsa dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki ayrı bölüm. Sabahattin Ali'nin bunu bu şekilde tercih etmesi kitabı saf bir aşk romanı olmaktan uzaklaştırıp dışarıdan bir gözlemci olan anlatıcının da katkılarıyla işi daha toplumsal ve sosyolojik suçlamalar meclisine dönüştürüyor. İkili dostluk ilişkilerindeki vurdumduymazlık ve toplum arasındaki kayboluşlar önceden gözümüze sokularak okurun bilhassa suçluluk hissetmesiyle kafamızda daha acınası bir Raif'i başlangıç olarak yerleştiriyor ve ilerleyen safhalarda da bu Raif'in lehine pek değişmiyor, onu kendi naifliği ve nezaketi altında ezmekten hiç mi hiç çekinmiyor yazar. Kendinden vazgeçmesine izin vermeden, ona hiç değişmeyecek gibi gelen o saf evreninde başka ihtimallerin de olabileceğini, hiç tatmadığı duyguları sanki ezilmişliğinin bir nişanesiymiş gibi tattırıyor. Bu onun için öylesine büyük bir imkan olarak tanıtılıyor ki ürkek zihni, böyle bir imkanın gerçek olma ihtimalini düşünmeye bile cesaret edemiyor. Tam bu noktada kitaba ismini veren meşhur portre devreye giriyor ve ona gardını yeniden alması için bir neden veriyor. Bu kadının karşısında her şeyini ortaya dökebilirsin hiçbir kaygı duymadan bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf, şimdiye kadar tüm yara izlerini sakladığın hayatında en küçük bir noktayı bile saklamadan tamamen çırılçıplak, ruhunu onun önüne ser. İşte sana harika bir fırsat... Anlatıcının elindeki kara kaplı defterin bilhassa değerinin arttığı kısımlar bu ve sonrası. Hakikatte Ankara'nın puslu ölüm döşeğinden, muhteşem şiirsellikte ki Berlin cilveleşmelerine...
Hayatında ilk kez güvenli bir liman bulmanın heyecanıyla benliğini tamamıyla Maria'ya bırakan Raif, kendi kendini aldatmak pahasına dahi olsa onun mevcudiyetini, varlığını korumak adına büyük kaygılara girmesi gayet doğal bir sonuç olarak doğuyor. Ulaşılması zaten bu kadar zor olan değerli mutluluğun bir de elinden çıkıp gitmesinin ne denli bir travma yaratacağının epeyce farkında. Kendinin de itiraf ettiği üzere bu kadar toy birisi olması üzerine çoğu yerde anlam veremediği ve ansızın gelen aforizmalarına boyun eğmesini, "hiçbir zaman verdiğinden daha fazlasını istemeyeceğim" diyerek çözüm buluşuna şahitlik ediyoruz. Bu çocuksuluğun yanlış bir şey olmadığını aksine bir çekicilik unsuru ve hayatı boyunca yaşadığı ilişkileri en sonunda bunalım haline getirmiş bir kadın için nasıl ilaç niteliğinde olduğunu göstermeyi tercih ediyor yazar.


"Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

Dünyada başka türlü bir hayatın mevcudiyetini acı bir şekilde yaşayarak öğrenen Raif Efendi'nin hikayesi büyük tecrübelerle son bulurken. Bizdeki beklentileri ve boşluğu doldurmak adına elinden gelen her şeyi yapıyor.


Kolay etkilenebilir özelliğiyle ile sizi melankolik ve karamsar bir havaya sokmak için can atan bir kitap olarak ortaya çıkmış Kürt Mantolu Madonna. Bize öğretilen hatta dikte edilen çağ dışı edebi sınıflandırılmalardan daha fazlası olduğunu bildiğim için modern öykü edebiyatımızdan böyle önemli bir eserin incelemesini kendimce yazmaya çalışmak en başından beri içimde ukteydi. Memnun kalacağınızı umuyorum. Teşekkür ederim.

22 Mayıs 2016 Pazar

Oluyor

Hayat yine öldüresiye vuruyor
Önce sıcaklığı sonra kanın kokusu geliyor
Zaman soğudukça ağrısı artıyor
Baş belası ayaz aklımı başımdan alıyor
Güzelliğin beni yanıltıyor
Arkamdan yükselen karanlıktan kaçıyor
Beyaz ölüm üstüme üstüme yağıyor
Kaldırımları birer birer atlatıyor
Kaygan zemindeki adımlarım sıklaşıyor
Hızlandıkça yaralarım açılıyor
Kendi kanımda boğulmamak için sana tutunuyor
İstanbul'un yokuş ve merdivenlerinde kayboluyorum.



13 Nisan 2016 Çarşamba

Sürüne Sürüne İnsan Olmak

Yalnızlaştırıldığım gecedeyim. Uzun zamandır kaybettiğimi ya da ulaşamadığımı düşündüğüm yetilerimi yeniden kazanmış haldeyim ki bunu okuyabiliyorsunuz. Peki yetinin ne önemi var? Şu an neyin gerçekten önemi var? Bugünü, şimdiyi yaşadıkça yavaş yavaş hatırlıyorum. Bu sahneyi göreceğim bana hatırlatılmıştı. Beynim bana kendi dejavusunu önceden haber veriyor. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım daha az duyuyor. Ne yapacağımı bilemediğim için yine buraya geldim. Ağlama duvarıma ağlıyorum ama siz ağladığımı görmeye durun. Her şeyi geçtim daha bu sabah aşmak için söz verdiğim her şeyi tekrar yaşıyorum. Çevremdekiler ve kendim için, bizim için ama en önemlisi kendim için. Bu sefer öfke değil ama, sadece ve sadece saf utanç. Kendime rezil oldum. Beyin kabul etmiyor, her şey bende bitiyor. Kendimi ikna edemiyorum kabul ettiremiyorum bir türlü. Çok büyük utanıyorum. Diğer hiçbir şey umurumda değil zaten... Bilincim emin değil, sadece ne yaptığımı bilmiyorum. Düşünmekte ısrar eden beynime karşı koyamıyorum. En kötü ihtimallere hazırladığımı sanmıştım kendimi. Beyin ısrarla kabul etmiyor anlamıyor. Yapabileceğim bir şey var mı bilmiyorum. Yine kendimi kendimden koruyacak bir durumda kaldım. Kimse kendini bana karşı korumaz ki zaten. Ben bunu yapamam ki. İnsanlar benim hayatımı değiştirir ben onlarınkini değil. Ya da ben, ben kendi hayatımı değiştiremedim ki zaten hiç. Ben ancak kabul edebilirdim, ben ancak boyun eğebilirdim. Durumlara müdahale edemem ki, onları değiştiremem ki. Üzemem, kıramam, zarar veremem ki. Bunu nasıl aşacağım hatta neyi aşacağım konusunda en ufak fikrim yok. Aşmam gereken ne ki? Peki ben ne olacağım? Bunu şu an umursamalı mıyım? Ne düşünmeliyim şu an? Bana en iyi ne gelir? Akıl sağlımı nasıl korurum? Neden böyle oldu ki. Bu kadar ağır...
Bundan rahatlık duyacak, sevinecek güruhlar var mı? Banane onlardan. Şu an bunları düşünmeli miyim? Ne hissetmeliyim peki? O kadar salağım ve safım ki kimse üzülmesin diye bile ölemem ben. Size ve sizlere kıyamam ona kıyamam. Hayata tutkuyla bağlanmamı sağlayan diğer simgelere eskisi gibi bakabilecek miyim acaba.



Bunları yazmak zorunda kaldığım için kendimden özür diliyorum. Bu gece de ve ilerisinde de öfke duymayacağım, acı çekmeyeceğim sadece utanacağım. Öyle ki bu artık o boyutta çünkü.
Bana bu mutluluğu verdiği için o kadar korkuyordum ki ilk başlarda. O kadar zor bir arzuydu ki benim için. Zor olan öylesine değerlidir ki benim için. Sonra yavaş yavaş sakinleştirdiğime inanmıştım kendimi. Artık koşmuyor, yürüyordum. Sonra emeklemeye başlayıp yürümeyi yeniden öğrenecektik. Ama biz sürünmeyi seçtik. "Sürüne sürüne insan olmak" demeyi severim ben buna. Eminim çok iyi biliyorsunuzdur ama size de anlatayım mı tutkuyla inanmak ne demek. Aşk nedir bahsedeyim mi. Bunun artık ne önemi var ki. Kendim zaten ikna olmam başka kimi ikna edebilirim ki.
Artık vazgeçmeyi öğrendim. Bugün pek çok şey öğrendim, sürüne sürüne öğrendim. Birini suçlamak isteseydim kimseyi suçlamazdım. Çünkü insanları suçlamam ki ben. Benim gözüm akar, burnum akar onları silerim ben. Başka meşguliyetim yoktur ki benim.
Bu yazıyı yazarak rahatlayacağımı biraz dindireceğimi sandım herhalde. Neyi dindiriyorum peki. Öğrenebilecek miyim neyi dindirdiğimi. Daha ne kadar devam edeceğimin bir önemi var mı düşünemiyorum. Sonrasını düşünemiyorum... Hepsinin sonu burada mı bitecek? Daha hepsi olacak mı ki? Hepsi derken neyi planlıyorum, ne düşünüyorum. Daha kaç tane planlıyorum. Neyim ben, ben kimim?
Bağlanmadım hiç. Bağlanmak yerine o kadar çok inandım ki. Neye inandım peki? Ne diliyorum?
Tarihe iyice bakıyorum. Bu günleri ezberliyorum. Yaşadığım şeyleri unutmayı yeğler miyim bilmiyorum. Neden unutmam gerekip gerekmediğini düşünemiyorum. Şu an hiçbir şey yapamıyorum. Bu gece gerçek olmasın istiyorum. Ne kadarda zayıfça bir istek değil mi? Tüm bunlar olmasın diliyorum çünkü o kadar güçsüzüm. Kendimi en kötüsüne hazırladığım konusundan kendini öven ben şimdi avutamıyorum ruhumu. Beni kandır demiştim ona, böyle bir şeydim işte ben.
Göreceğiz demiştik, göremedim ben. Gözlerim izin vermiyor ki göreyim. Ben senden nasıl sıkılayım? Ben sana nasıl doyayım? Ben senin bedenine nasıl doyayım? Açım ben, sevgiye nasıl doyayım? Umutlanıp utanmak. Umutlanıp rezil olmak.
Şimdi rol mü yapacağım ben? Hala kıskanacağım değil mi? Şüphesiz deli gibi kıskanacağım. Beni ne kadar hatırlayacak acaba. Böyle şeyler sormamın bir önemi var mı? Hayat gerçekten mücadele etmeye değer mi...
Bana neden mutlusun diye sorardı fakat cevabı belli sorularının da bir önemi kalmadı artık. Hayat motivasyonum neydi? Mutluluk neydi?
Sana sahip değildim ama ne önemi vardı ki. Şu an zaten hiçbir şeye sahip değilim ki. Bu kadar erken olacağı tahmin edilemezdi. Bu kadar utanacağım da tahmin edilemezdi. Bu kadar hızlı başlayacağımız da tahmin edilemezdi. Ben bunları hak ettim mi? Neyi hak etmekten bahsediyorum ki? Ben şu an ne yapıyorum ne yapabilirim? Artık bazı gündüzleri ve geceleri uyuyamam ki.
En çok ne üzüyor biliyor musun?
Seni hiç koklayamacak olmam. Sana hiç dokunamayacak olmam. Sana hiç kavuşamayacak olmam. Yüzündeki gülümsemeyi hiç göremeyecek olmam. Saçlarının beni hiç rahatsız etmeyecek olması. Uyuyamayacağım gecelerim sensiz olacak. Ağırlığını hiç hissedemeyecek olmam. Kalbine hiç dokunamayacak olmam. Bana görünen izler bırakamayacak olman. Keşke o hafta sonuna kadar bekleyip orada öldürseydin beni. Oysaki ne yeğlerdim senin elinden ölmeyi. Şimdi ise ecelimle öleceğim bütün korkunçluğuyla. Kendimi tamamen sana bırakmıştım. Sadece bırakmıştım. Hiçbir şeyi kontrol etmek istemiyordum. Sana ilgi göstermeyi çok seviyordum. Sen hariç hiçbir şeyi umursamak istemiyordum. Bunlar aynı zamanda ne kadar bağlandığımın göstergesi mi ki? Ben bağlanmış mıyım ki?



Muhtemelen ileride geriye dönüp bu yazıyı okuduğumda çok pişman olacağım ama inadına silmeyeceğim. Ve silemediğim için bile kahrolacağım. Senin ise bu yazıya denk geleceğinden emin bile değilim. Bunun gram önemi de yok sanırım. Gri mevsimlere gidemeyeceğimiz için özür dilerim. Eskisi gibi olmaya çalışmak beni öylesine öldürecek ki. Ama nasılsa hiçbirini sana göstermeyeceğim. Nasıl öldüğümü, nasıl utandığımı göremeyeceksin hiç. Aklından gerçekten neler geçip gittiğini hiç öğrenemeyeceğim, umurumda değil. Seni çok umursadım, herkes gibi hepsi gibi çok önemsedim. Sana layık olamadığım için çok özür dilerim. Kendimden tiksiniyorum. Bunun daha güvenli olmasını sağlayamadığım için özür dilerim. Ve sanırım pişman oldum bundan da emin değilim ama yine de özür dilerim. Şimdi ne yapacağım hiç bilmiyorum. Artık bazı gündüzleri ve sabahları ölürüm ki...
Bu hayatımdaki en büyük tecrübelerden biri oldu. Beni yaz demiştin yazacağım mutlaka. Sana verdiğim tüm sözleri tutmaya devam edeceğim. Pişmanlık denizine yüzme bilmeden atladım yine. Bu gece yalnızlaştırıldığım gecedeyim.
Beni iyileştirmişti buna şahit oldum. Beni beğendi, kabul etti, arzuladı hepsine şahitlik ettim. Bu ne şahanedir, bu nasıl bir mutluluktur o zamanlar.

Haklı olmaktan ve ülkemden nefret ederim genelde. Şehirlere ve kadınlara aşık olurum ben.

25 Nisan 2016 Pazartesi:



Bu, korkunç bir şey...

27 Şubat 2016 Cumartesi

İstikrar

İstikrar kelimesini hemen herkes hayatı boyunca belli süreçlerde duymuştur. Kimileri için çok şey ifade eder. Belki bir hayat standartıdır, belki de istenilen düzenin anahtarıdır. Düzlüğe çıkmanın yolu olabilir mi istikrar. Algılanması değişkenlik göstermeye çok müsait bir tanım olabilir mi? İstenildiği yere çekilebilen, istenildiği gibi algılanabilen... Belki de toplumun kafasında oturmuş olan 'Süreklilik, stabil, denge' kavramlarından çok daha ötesi vardır. Kimi zaman ekonomik, kimi zaman ise devletin kendisi. Peki toplumdan uzaklaşıp çok daha içselleştirirsek ne olur? İşte bu yazıda farklı bakış açılarıyla hem toplumun hem de bireyin gözünden "İstikrar" kelimesini işleyeceğim.

Tartışılması gereken ilk yargı bu kavramın neden topluma iyi bir şey olarak empoze edilmiş olduğudur. Genelde istikrar denildiğinde kafamızda oluşanlar az çok bellidir. Hayatımızın olmazsa olmazlarından biri olması gerektiği hatta direkt olarak başarıya bağlandığı dahi olmaktadır. Denge ve tutarlılık. İnsanlığımızın ihtiyacı olduğunu düşündüğünde sarıldığı savdır istikrar. Kötü gidişatın son bulmasını dilerken üstün ve deneyimli bir el omzunuza dokunur ve size bu öneride bulunur. Farklı bir açıdan bakarsak kötü gidişatı normalleştirme süreci de olabilir. Çünkü istikrardan kasıt burada bir iyileştirme hedeflenmiyor. İyi ya da kötü yapılan işin sürekliliği daha mühim. Mümkün olanın devamını getirmek esastır. Korkularımızı yenmek için, yaptığımız işin olumlu olduğunu kendimize kanıtlama çabası içinde bulunuruz. İnsanoğlu üretirken ya da bir konu üzerinde çalışırken motivasyonunu sağlayabilmek için yaptığı işin doğru olduğunu hissetmek ister. Kavram bu şekilde ele alındığında varılan nokta kişinin kendi kendisini kandırmasıdır.



Tüm bunlardan ayrı olarak takdirleri toplamanın bir yöntemidir aslında. Sabrın meyvesi elbet alınır ve elinizde kayda değer hiçbir şey yoksa bile istikrar sahibi olmak alkışları ve övgüyü toplamanız için yeterlidir. Tabi insanların beklenti seviyesi de önemli. Örneğin beş maç üst üste yenilgi alan bir futbol takımı için beraberlik başarıdır. Oysa ki beş maç üst üste kazanan bir takım için tam tersi geçerlidir. Ama unutmamalıyız ki hayat değişkendir, doğa istikrarsız, yaşam düzensizdir. Eğer bu stabilite durağanlığa dönüşürse yani yenilikçilik kaybolursa bu zararlıdır. İstikrar, yeni gelişmelerin takip edilmeyeceği veya inovasyonun ihmal edileceği anlamına gelmemelidir. Sonuçta bir durum sonsuza kadar sürdürülemez. Elbet yeniliklere ihtiyaç duyar. Eğer yenilikten yoksun kalınmışsa sürekliliğin kaybolması içten bile değildir.

Devlette istikrar pek çok dengeye bağlıdır. Ülke içerisinde devletin konumu, tavrı ve olaylara yaklaşım mesafesi daima bellidir. Uygulanan farklı politikalardaki fikir birliği, devletin itibarını yükseltir ve hakim olduğu düşünceyi güçlendirir. Ayrıca devleti devlet yapan işlevlerin tamamen denge ve uyum içerisinde çalışması esastır. Yönetimdeki hükümetin devamlılığı bu işlevlerliği kendi içinde arttırabilir. Belirli bir süreç sonucunda meclisteki sandalye sayısını arttırmış, halkın büyük çoğunluğunun desteğini almış bir hükümetin sonuca ulaşması her zaman daha kolaydır. Çok sesliliğin azalması anti demokratik kalsa da bu, kararların daha hızlı alınması ve işlenebilirliğine olumlu etki yapmaktadır. Amaca ulaşmada hız, o amacın engellenmesinin önlenlemesi açısından önemlidir. Sonuç olarak yönetimde istikrar kontrol demektir. Kitlelerin kontrolü kolaylaşır ve hükümetin istemediği olaylara hızlı müdahale seçeneği doğar. Düzen, sağlam temeller üzerine oturtulduğu sürece devamlılık ömrü uzundur.

Yazarlık Üzerine 2

Uzun zamandır akıcı şekilde fikir üretemediğimden, korkar ve şikayet eder oldum hatta elim klavyeye değmez olmuştu. Belli bir hedef yok, beni sıkıştıran yani aklımı sürekli meşgul eden bir projemin olmayışı... İşte bunun çözümünü yine kendimde buldum. Geçen sene hemen hemen bu zamanlar "Yazarlık Üzerine" isimli yazıyı klavyeye dökmüştüm ve o plan sayesinde sürdürülebilir şekilde ürün verdiğimi keşfettim. O halde neden bunu tekrarlamayayım. Bu sefer mesaj kaygısı vermeden direkt olarak ne yapmak isteğime geçeceğim zaten yazıyı fazla uzun tutmak istemiyorum şayet şu aralar blog için görsel bulmakta da zorlanıyorum.

Çok istediğim halde bir türlü bitiremediğim, bundan önceki yazıya da konu olan meşhur film incelemesi girişimim var. Normalde Matrix üzerine yazılı iki üç paragraf duruyor ama buna inceleme demeye bin şahit ister. Yazdığım kadarını tekrardan düzenleyip -bu belki üçüncü düzenlemem olacak- daha tatmin edici, sizi de -yani hiç olmayan sizleri- memnun edecek bir yazı çıkarabilirim. Zaten makineler ve yapay zeka üzerine yazmayı arzuladığım bir deneme girişimim var onu da incelemeye entegre edebilirsem deneme işini aradan çıkarmış olurum hem de ikisi birbirini destekler daha güçlü tek bir yazı çıkar ortaya. Hatta yazı iki ayrı bölüm halinde inceleme ve tartışma şeklinde düşünülebilir bunu ilerleyen zaman gösterecek.



Hemen ardından bir inceleme daha geliyor. Kitap incelemesi olacak ve ismi şimdiden veriyorum. Belki de son on yıldır en çok satanlar listesinde ilk beşten hiç düşmeyen, kahveli instagram fotoğraflarının vazgeçilmezi olan Sabahattin Ali'nin ölümsüz eserlerinden tabii ki de Kürk Mantolu Madonna'yı, bu bahar üçüncü kez okuyup en sonunda hakkında bir şeyler yazabileceğim. Tahmin ediyorum mayıs gibi yayınlamış olurum.

Ayrıca halen devam etmekte olan "Dalga" bir nevi kendi yetilerimi denediğim test alanına dönüşüyor. Son süreçte çok düşündüm ve yazı yayınlayamadığım geçtiğimiz ocak ayında üstüne çok durdum. Bu şekilde kurgu ve olay örgüsü konusunda kendimi geliştirmeyi planlıyorum. İleride yazacağım ilk ciddi iş için ön ayak görevi görüyor.

Bu yaz dolu geçirmeyi istediğim bir seyahat programı hazırlamaya çalışıyorum kendime ve gezip görülecek yerler arasında sırasıyla Tahran(Tebriz)-Bakü-Beyrut en muhtemel adaylar arasında. Hepsi olmasa bile en az ikisini gidip görmeyi düşünüyorum. Bakü ile uzun zamandır tanışıklığımız olsa da hiç şimdiki gözlerimle bakamadım şehre. Hem benim gördüğüm zamanki ile arasında büyük farklar oluştu bambaşka bir klasmana girdi şehir. Anılarımı tazelemeye ihtiyacım var. Tahran ise benim memleketim sayılır esasında orası da kişisel gelişim açısından ben ve ön yargılarım için güzel bir fırsat. Beyrut zaten çok özel, daha gidip görmeden şehir hakkında söyleyebileceklerimi buraya sığdıramam öyle de bir niyetim yok zaten. Esas noktaya gelirsem bu gezilerimi yine klavyeye dökmek istiyorum. Öncesinde seyahatname niteliği taşıyacak bir eser düşündüm ama bu benim için ütopik olur sanırım. Onun yerine sıradan gezi yazıları olacak gibi duruyor. Seneye belki "Dalga" biterse oradan kazandığım deneyimlerle kaliteli başka projeler de çıkarabilirim.



Şiirlerim ise tamamen anlık gelişen ve tek gecelik maceralardan çıkan sonuçlar oluyor. Onlarda yine aynı sıklıkta gelmeye devam edecek diye umuyorum. Şiir yazarken bayağı memnun kalıyorum.

Son olarak ise bu sene 15. si düzenlenen Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat yarışması, "Deneme" dalında yazılar kabul ediyor ben de bu fırsatı kaçırmayıp katılacağım. Muhtemelen onun hazırlıklarına da yakında başlarım. Yarışmanın bitimine doğru buradan okuyabilirsiniz diye umuyorum. Kazanmak için değil zaten yalnızca üşengeçliğimi kırmak için bu işe gireceğim.

Yazının başında uzun tutmak istemiyorum tarzı bir ibare kullanmıştım ama pek beceremedim sanırım :)