22 Eylül 2014 Pazartesi

Büyük Çöküşe Giden Yol 2

Serinin ilk yazısının devamı niteliğinde olan bu yazıda, günümüz Türkiye ekonomisinin karmaşık mantığından bahsettim. Ufukta görünen mali krize doğru nasıl yol aldığımızı okuyacaksınız. Ama şunu belirmeden geçemeyeceğim. Ben ekonomist değilim ve bu işin okulunu falanda okumadım. Bunlar her sıradan vatandaşın araştırıp ulaşabileceği sonuçlardır. Krizin geldiğini ön görmek için uzman olmak gerekmiyor. Bunu kabul etmeyenler zaten kendini kandırdığının farkında bile değildir.

Arzu öyle bir şeydir ki hiç doymak bilmez; birçok insanın hayatı arzuları doyurma yollarını aramakla geçer. Aristoteles

Hükümetin sağladığı "Ekonomik istikrar çok uzun vadeli" kafası, 2001'den beri değişime uğramayan Derviş modeli ekonomi artık bunların süresi doldu. Bu güven havası öyle ki geçtiğimiz seçimlerde siyasilerin hiçbiri neredeyse hiçbiri ekonomiye dayalı propaganda yürütmedi. Programlarında en ufak yer vermedi. "IMF'ye olan borçları sıfırlardık" dan ileri gidemeyen bir söylemler silsilesi. Özelleştirmelerden gelen sıcak parayla sıfırlanan bir borç. Bu başarı değildir. Bu göz boyamadır. İşte bu rahat kafa bugünkü tüketime dayalı ekonominin temelini oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz stagflasyonda krize neden olabilecek kredi ve emlak balonları da enflasyon dalgalanmasın da boğulan tüketim canavarı toplum sayesinde oluştu. Bakınız tüketime dair son veriler.


Tüketim ekonomisi yada tüketime bağlı büyümenin sürdürülebilir bir yanı yok. Üretimden beslenen bir büyüme şart. Çünkü üretim ekonomileri kontrol edilebilirler ve dış etkenlerden daha az etkilenirler. Tüketim ekonomileri dış finansmana bağlıdır. Yani dış finansman kaynağı olurda kesilirse büyüme düşer. O yüzden günümüz şartlarında hükümet yabancı yatırımcılara kapıyı sonuna kadar açtı. Cari açık endişesi artık ekonomimizin vaz geçilmezi. Gelişmiş ülkelerde de olduğu gibi tüketimden beslenen bir büyüme yerine üretimden beslenen bir büyümeye geçmemiz gerekiyor.
Orta gelir tuzağını da hala aşamadık. Kriz olursa bundan zenginler veya fakirler etkilenmeyecek en çok orta kesim etkilenecek.


 Sürekli yükselen Dolar karşısında değer kaybeden Türk Lirası enflasyonu etkiliyor. RTE ne kadar baskı yapsada faizde düşürülemiyor çünkü faiz düşünce cari açık etkileniyor, bankalar kar yapamıyor, dış borçlanma ve özel sektör borçları artıyor. Özel sektör borçları önemli çünkü bu borçlar Koç, Sabancı gibi büyük holdinglere ait. Ekonomiyi ayakta tutanlar, bu büyük başlardır.
Faiz yüksek olduğundan dolayı kredi balonu şişiyor bu da hem yatırım ve üretimi hem de tüketimi düşürüyor. Yüksek faiz yüzünden kredi alamayan tüketim canavarları konut satışlarının düşmesine yol açıyor. Tabi büyük şirketlerimiz daha da zengin olma tutkusuyla talepten fazla konut yapıyor inşaat balonu şişiyor. Ve tüm bunlar ekonominin yavaşlamasına neden oluyor. Anlayacağınız tam bir paradoks içindeyiz. Şu çıkarım yapılabilir. Krizden kaçabilirisiniz ama asla saklamanazsınız.

 
2008 krizinden bu yana küresel anlamda da çok fazla önlem alınmadı. Yani kriz, stagflasyonun Türkiye'yi bitirmesini beklemeden küresel anlamda da yaşanabilir. Bunun tabikide yaraları daha zor sarılır. Hem de 2008 den daha ağır olur. FED'in sıcak para akışını sağlaması Türkiye'nin bir nebze daha böyle devam etmesini sağlayabilir. Yıl sonunda doların 2.30, mart-haziran arasında da 2.50 yi bulması bekleniyor. Merkez bankasının bu olaya faiz arttırarak cevap vermesi hatta cevap vermek zorunda olması. En geç 2016 yılında ülkeyi çok ciddi ekonomik daralma bekliyor. Böyle bir ortamda emlak veya inşaat balonu patlarsa bunun adı daralma değil kriz olur. Yine Bank Asya konusunda olduğu gibi. Normal ülkelerde yaşanmayan bir başka olayda hükümetin kendi eliyle bir bankayı zarar ettirerek batırmaya çalışmasıda diğer bankaların ödeme yollarında risk yaratabilir. Zaten borç batağında olan bankacılık sektörünün çökmesi direk olarak krizdir. Ki banka kurtarmanın maliyetine hiç girmek istemiyorum.


İşsizliğin artması ve üretimin düşmesi, resesyon ve enflasyondaki kötü gidişatın aynı anda yaşanması stagflasyondur. Normal şartlar altında ekonomi kuramında işsizlik ve enflasyon ters orantılıdır. İstihdam dolayısıyla üretim ne kadar fazlaysa işsizlik o kadar az olur. Milli geliri artan, üreten bu ülke ekonomisinde toplam talep toplam arzı geçecek ve enflasyon olacaktır. Gelişmiş ülkelerdeki fiyatları ve vergileri düşünün. Her zaman yüksektir çünkü alım gücü de yüksektir. Fakat Türkiye'de durum farklıdır. Cari açık yüksektir istihdam yüksek değildir, işsizlik ortalamamız çoğu gelişmiş ekonomiden fazladır ve fiyatlar genel düzeyinde artış mevcuttur.


Son olarak en basit yorumla şunu söyleyebilirim ki. Hükümetin genel seçim öncesi ekonomide reform yapması şart. Ve yine umuyorum ki muhalefet partileri, ekonomideki bu durağanlığı kendi lehlerine kullanabilirler ise oy oranlarını bir nebze olsun arttırabilirler.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Varolmayan

Her şey cesarettir.
Yapamadığını, yine de yapmak...
Kokusu bile yeterdi.
Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku.
O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu.
Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum.
Bu şeklide yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... "Hey, nasılsın?" dedi.
Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten.
Sadece gidebilirim...
Ve gittim...