18 Kasım 2015 Çarşamba

Dalga

Boğuluyorum... Yine yakınlardaki eski kömür fabrikasından yükselen is dumanı rüzgarla birlikte tek göz hücreye dolmuş, ciğerlerime işliyor ve doğduğum andan beri mahkum olduğum sebepsiz iç sıkıntısını hatırlatıyordu.
Durum değerlendirmesi için düz beton duvara özenle açılmış havalandırma deliğine gözümü dayayıp dışarıyı dikizliyor az da olsa ilerideki küs grisi bulutlara ulaşabiliyorum ama ne kadar, bu ne kadar sürebilir ki. Çok fazla kesmeme izin vermeden sert ekim rüzgarı, ıslığı eşliğinde gözümü ısırıyor. İrkiliyorum...
Geriye çekilmem ile birlikte hayallerimin taşıdığı deniz suyunun kokusuyla kendimden geçiyorum. Hücreme dolmaya başlayan köpüklü sudan rahatsız olmuyor tam tersine baştan çıkarışından keyif alıyorum. Ayaklarımı yavaşça sert ve soğuk deniz kumunun içine gömüp, altı metrekarelik bu dipsiz kuyunun içinde şimdi kendi çabalarımla doğrulmaya çalışıyor ve güç bela yarattığım dünyamda gerçekliği doya doya içime çekmek istiyorum. Beni mahkum eden insan yapımı dökme betonların ardındaki plajı gitmeden görebiliyorum, duyabiliyorum ve kokusunu alabiliyorum. O son dalganın gelip yatağımı benden alışını izlerken duyduğum büyük gümbürtülerin kaynağının kumsalın bitimindeki sarp kayalara çarpan güçlü dalgalar olduğunu anlıyor ve korkuyorum. Üstümdeki paçavrayı benden çalmak isteyen ayaza direniyorum ama başlarda ağırdan alan bu şiddetli üşümeye karşı koyamıyorum. Bir şeylerin ters gitmeye başladığını anlamak bu dünyanın mimarı olan birisi için çokta zor olmamalı. Yerin tüm katmanlarını eritip hayal gücümün sınırlarına ulaşıncaya kadar düşüyor ardından sıçrıyorum ama nafile, sırtımda hissettiğim buz gibi zemin dışında tüm algılarım kapalı. Yalnızca oracıkta yatabilirdim ve yatıyorum...
Keskin is kokusu yavaş yavaş kendime geldiğimin ilk işareti olduğu gibi şiddetli baş ağrımın da olağan şüphelisi. Alev alev yanan şakaklarımı sakinleştirmek için kafamı yatağın üstünden soğuk duvara dayıyor bir sonraki bağlanmayı ne zaman geleceğini bilmeden beklemeye başlıyorum. Burada zamandan bol bir şey yok. Önceki yaşamımda üstüme bir yük olarak doğuştan verilen toplum mühendisliği rolünü üstlendiğimden kaynaklı -çok şükür ki mesleğimin doruklarına oynuyorum burada-, başka insanlarla çarçur ettiğim onca zamanı, bir başıma kaldığım bu hücrede insanın zaten kendisinde olan yetileri üzerine ustalaşmaya harcadım. Yıllar geçtikçe ve sizin bildiğiniz ben tükendikçe, asıl olan sizin bilmediğiniz, bilemediğiniz ve asla bilemeyeceğiniz benliğimi yanıma alıp dört duvar arasında var olmayı sürdürerek duymadığım sesleri duydum, tatmadığım zevkleri tattım, görmediğim renkleri gördüm ve düşündüm.
Pekala parasını kazanamadığım, üretemediğim, gelecek nesillere aktaramadığım düşüncelerimin ne önemi vardı ki? Bunların fazla dünyalı istekler olduğunun farkındayım ve benim farklı bir dünyanın insanı olduğumu... Hala geçmiş yaşama dönük izler, hem de tüm bu sindirici hapis hayatıma rağmen. Aynı her sabah yaptığım gibi gözümü o ufak deliğin ilerisinde hevesimi henüz alamadığım toz pembesi hayata ulaşmaya çalışmak gibi. Ah o tavşan deliğini bir geçebilsem...
Fırtına patlak verecek mi yoksa gelip geçici mi diye beklerken, koridordan ilerleyip çelik hücre kapımın altındaki o dar boşluktan gelen buz gibi havanın ayaklarımı kesmesiyle yataktan çıkmanın kötü bir fikir olduğunu anlayıp vazgeçiyor, kapanmaya niyetliler mi diye yokladığım gözlerimden net bir yanıt alamıyorum. İnce sıvası yaralanmış küf tavana bakıp gece vakti düşünülenleri sıralıyorum. Gördüklerimi anlamak? Rüyalarımda kaçıp saklanamıyorum, bilmiyorum. Hatta "gördüklerimin" rüya olduğunu umut ediyor ve öyle istiyorum. Aslında nöbetlerimde gördüğüm kendi bilinçaltımdan başkası değildi, ama verdiği duygu müthişti. Sadece hükümlülüğü yaşanır kılmak ve yorgunluğumu alıp götürmekte kalmıyordu. Hayır, bu benim içimi temizliyor, bugüne kadar yaptığım bütün hatalarından arındırıyordu. Yüreğimdeki bütün acıları yok eden, beni yenileyen, gençleştiren ve bana gücün de ötesinde yaşama arzusu bahşeden bir terapiydi. Dışarıdaki dünyaya o kadar çok inanıyordum ki, yanında olmayı o kadar çok arzu etmiştim ki, sonunda görmeyi başarmıştım. Duygularımın bu kadar kolay tatmin edilebiliyor olması beni sarsmalı mıydı? Yoksa duygularım sandığım kadar özel değil miydi? Bunların hiçbirinin önemi yok. Hepsi benim kafamda, uyumak için yastığa dayandığımda sesimi taklit edende. Gerçi etrafları tarafından yanlış anlaşılıp, haklarında daima isabetsiz yargılar verilen benim gibi insanların zamanla bu duruma alışmaları bir tarafa, karşı inatla kendini hissettiren gurur ve acının taklidi olabilir bu iç ses.
Ah insanlık... Onlar kendi küçük dünyalarında uyuklarken beni öldürdüler ama bilemediler ki ölülerin erdemi yalnızca kendiyle beslenir. Onlara bir teşekkür olarak şimdi düşünüyorum, tüm insanlık adına fazlasıyla düşünüyorum.

Yarım kalmış bir hikayeyi taslak halinde tutmaktansa yayınlamayı tercih ettim. Sürekli olarak eklemeler yapmaya devam edeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder